Merhaba Arkadaşlar,

İngiltere’de Ocak aynın sonlarına doğru yaklaşıyoruz. Artık önceki videolardaki gibi güzel bir hava yok. Kapalı, yağmurlu, değişken bir hava var, “cıvık beyim afedersin”. Ve siz orada karlarla boğuşurken, olası kar tatillerinin tatlı heyecanını karınlarınızın üst çeperinde hissederken, ben burada kara olan inancımı kaybetmek üzereyim. Çünkü bir kez bile yağmadı, Wonder Woman 1984 filminin çekiminde yağdırılan yapay kardan sonra bir kar tanesi bile düşmedi başucuma. Öyle ki, “geçen sene burada yarım metre kar vardı” diyenlerin suratına “yalan söylüyorsun!” diye haykırmak geliyor içimden.

Zaman geçtikçe öğrendiklerimin göreceli miktarı da azalıyor, o yüzden yazdıklarım da kısalıyor, kusura bakmayın bu bir realite ama yine de yeni yeni şeyler öğrenmeye devam ediyorum. Mesela bir bilgiye örnek vermek gerekirse, Türkiye’yi bilen ne kadar insan varsa, İngilizler dışında Kapadokya ve balonları biliyorlar. Bu Kapadokya reklamını nasıl yapmışız çözemedim. Develerden kurtulduk, şimdi de balonla seyahat ettiğimizi düşünüyor olabilirler o derecede. Yalnız geçen biri “sizde kaç kadınla evleniliyor” diye sordu, tabi çok bozuldum ve dedim ki “tabi ki 4 tane ama bizde kadınlar da seçebiliyor”! Ama bakın bir İngiliz bu işin aslını bilir işte, lakin dünyanın bin bir yerinden gelen insanlar bilmeyebiliyor…

Burada İngiliz isimleri gerçekten tam İngiliz, filmlerde görebileceğiniz cinsten: Brain, John, David, Natali, Emili… Bir tek Mr Brown ve Ms Smith’e rastlamadım henüz. Öğrendiğim bir diğer ilginç şey ise, burada Çinlilerin kendilerine çakma isimler vermiş olması. Mesela adı Xiu Yun Han falan, sistemde-okul kimliğinde falan öyle yazıyor, hatta daha da zor bir şey. Ama kendisine “adın ne” deyince Charles diyor, Clara diyor. Bildiğin 1. Sınıf batılı ismi koymuş kendine. Puahaha! Ne bileyim, bana komik geliyor.

Bu arada, matematikleri çok iyi değil demiştim, hatta çarpım tablosu bile bilmiyor olabilirler geyiği çevirmiştim, şakaydı gerçek oldu! 30 küsür yaşında bir kişinin çarpma bilmediğini de birinci elden teyit ettim. 9 kere 8’i bana sordu. Yakında hayrına matematik dersleri vermeye başlayacağım (şaka değil). Ders demişken, geçen ay ilk kez Doğu Londra’da bir okula gittim. Elektronik devre (Arduino) ile bir su kalite test aleti nasıl geliştirilir, çocuklara onu anlattım. Okullara referanssız girme şansınız imkansız ama referansla mümkün, tabi ki bir prosedürü var. Okulun imkanları çok kısıtlıydı. İngiltere’de de mi böyle diyeceksiniz. Evet böyle. Burada da toplumsal segmentler var. Burası da siyahların ağırlıkta olduğu bir okuldu, Müslüman ve Hintlilerin olmasından da komünite okulu olduğu anlaşılıyordu. Öyle suratından refah akan gürbüz İngiliz çocuk sayısı bir elin parmaklarını geçmiyordu… Anlayacağınız Londra merkezde refah tamam, üniversitelerde imkanlar bol, dinleyiciler ilgili. Ama Londra’da metroyla merkezden 10 durak banliyöye doğru gittiğinizde göreceğiniz manzara Türkiye’deki bir büyükşehir banliyösünden pek farklı değil, eşitsizlik, yoksulluk her yerde sorun… Londra için de önceki fikrim değişmedi, Brighton Londra’dan daha güzel. Hatta Brighton o kadar güzel ki, çok tatlı art deco mimarisi örnekleri var ve bunlar bana Cumhuriyet döneminin Ankara’sını anımsattı. Tabi ki güzel sahip çıkmışlar. Ah bir de kedileri olsaymış sokaklarda, parklarda. Park demişken; parkların hepsinin çevresinde parmaklık var ve akşamları kapanıyor, evsizler yatmasın diye. Evsizler, kışı yol ortasında ve yazlık çadırlarda geçirmeye talim, politika ise Brexit belasını çözmeye uğraştıkça daha fazla karıştırmakla meşgul… Şu Brexit var ya, gerçekten dertsiz başa bela, resmen zevzeklik, zaten aklı başında, gerçekçi olanlar bu Brexit işine ateş püskürüyor.

Buradaki toplumsal sınıf da genel olarak 3 katmanlı. 1. Alt sınıf. 2. Orta sınıf 3. Üst sınıf. Evet bu kısmın hiç de yaratıcı olmadığının farkındayım ama ilginç olan bu değil tabi, ilginç olan bu sınıfların daha çok kültürel olması, yani ekonomikten ziyade. Alt sınıfın temel motivasyonu para. Orta sınıfınki eğitim. Üst sınıfınki ise zevk. Saygı duyduğum bir özellik var ki buradaki üst sınıf paraya tapmıyor. Bilakis, gösteriş görgüsüzlük olarak görülüyor. Ayda 20.000 Pound kazanıp sıkış tepiş metro kullanan veya bisiklete binene çok rastlarsınız. Tam tersi alt sınıf ise parayı ilk gördüğünde Ferrari alıyor. O yüzden de alt sınıflığı baki kalıyor. Çünkü dediğim gibi sınıf daha kültürel bir şey, çok daha az maddi. Bu olaya örnek olarak da parayı görünce sapıtan David Beckham’ı veriyorlar.

Para demişken; evet… hayatı herkes için, burada yaşayanlar için de zorlaştıran en temel şey pahalılık. Bilhassa Londra’da toprak rantı yüksek, evler saçma derecede pahalı ve vergili, çoğu da eski ama araba çok ucuz. Türkiye’de 60.000 TL’lik bir araba burada 2.500 Pound. Yani 20.000TL bile değil. Benzin de ucuz. Vergi ise gayet yüksek ama gelire göre alınıyor. Şehir merkezlerine giriş de, park da ayrıca vergiye tabi. Ama yine de araba olayı Türkiye’den çok ucuza geliyor, buna karşın çoğu üst düzey insanın bile arabası yok, olan da her gün işine arabayla gelmiyor. Ama bisiklet olayında da bir nanik var. Hani demiştim ya belediyenin bisikletleri var diye, işte onları yarım saatte bir bisiklet istasyonundan değiştirmek gerekiyormuş. Bizim bir arkadaş alıp 10 saat kullanmış da, 44 Pound kesmişler! Ben de bir ara bisikleti alıp basıp gitmiştim, bir baktım taa istasyonsuz alana gelmişim sonra dünya kadar yolu geri dönmem gerekti. Yani bisikletlerin rengi kırmızı-pembe olsa da, o iş de teoride göründüğü kadar toz-pembe değil (dayanamadım, yaptım).

Bunun dışında, bir yılbaşı geçirdik, malumunuz. Burada yılbaşı diye kutlanan iki şey var. Biri Christmas ki bizden 1 hafta önce kutlanıyor. Yoğun bir şekilde kutlanan, yemekler, hindi falan yenen, çam ağaçları dikilen, tatiller yapılan şey işte o. Metro girişlerinde, istasyonlarda Noel baba kılığındaki kukuletalı insanlar (kız-erkek, genç-yaşlı) kilise için bağış toplayıp müzik aleti falan çalıyorlar o günlerde. Cıngıl bels duymaktan fenalıklar geldi. Miladi yılbaşını kutlamak ise ayrı bir olay, daha ticari, daha o geceyle sınırlı bir şey, havai fişek gösterileri falan. Yani düşünüyorum ki bizdeki, ikisinin karması bir şey olmuş.

Yalnızca bu Christmas günlerinde bir Hristiyanlık havası sezdim, onun dışında İngiltere’de dini bir hava aldığımı hiç söyleyemem. Ne çan sesi ne bişey… UCL’in önünde “my friend, İsa seni de seviyor” deyip beleş İncil dağıtan elemanlar tabi ki her zaman var. Bunlar yüz yıl sonra da olacak. Ama Darwin’in evinin önünde evrim teorisini protesto edip cilt cilt Harun Yahya kitapları dağıtanları falan hiç görmedim şahsen.

Kitap demişken, kütüphaneler çok güzel. Modern, ama okullardaki gibi buralarda da priz sorunu var arkadaş! Priz yok arkadaş. Öğrencilerin girebildiği okul kütüphanesi, modern halk kütüphanelerinin gölgesinde kalıyor. Okul sistemi dediğim gibi, birçok açıdan bizimkinden farklı. Okul üç dönem, her dönem arasında birer ay var. Ben şimdi ikinci döneme başladım ve dersler yoğun. Ama sevdiğim dersleri öğreniyorum tabi bir de proce geliştireceğim. Bu da bir bilgisayar oyunu olcek innnşallah! Ayrıca  burada tanıştığım bir İngiliz öğretmen arkadaşa; Çinlilere İngilizce öğretmek üzerine kendi tasarladığı bir oyunu geliştirmek üzere yardım ediyorum. Başka fikirlerim de var kodlama dersi falan vermek gibi, epey hazırlık da yaptım ama bu sıkışıklıkta nasıl hayata geçiririm bilemiyorum. Yani bunları da sayarsak işler epey yoğun diyebilirim. 

Burada drone uçurma olayı çok kötü sekteye uğradı. Londra’nın uçuşa yasak bölgeleri, soğuyan hava, anlamsız bir rüzgar, uyduları kapatan bulutlar derken bir de havalimanında drone uçuranlar peyda oldu. Umutlarım suya düşüyor ve hobicilik için bile olsa anlaşılan bana o işten ekmek çıkmayacak…Zira dediğim gibi, zaten oldukça değişik bir güvenlik algıları var. Biliyor musunuz, ulaşım araçlarında “sıradışı bir şey görürseniz görevlilere hemen haber verin” anonsu dönüyor sürekli. Daha ilginç olan ise anonsun adeta bir distopyadan fırlamış gibi üç kelimeyle bitmesi: “See It, Say It, Sorted”.  Gör, söyle, peki “sort it” de neyin nesi? Nedir bu gizem, tırstırmak zorunda mısınız arkadaşım?

Burada genelde kendi okulumdan ve kendi burs gurubumdan olan arkadaşlarla takılıyorum, safkan İngiliz değil bu güzide arkadaşlar, çok farklı yerlerdenler… Bu uzak adada birbirimize yarenlik ediyor gibiyiz sanki... Birlikte yemekler yapıp kendi ülkelerimizin müziklerini falan dinletiyoruz youtube’dan. Bu arada Ruslar Tarkan’cı. Öyle ki, bir arkadaş Tarkan’ın Dudu şarkısıyla bize karaoke yapacak, söz verdi. Hatta bana şarkıyı sordu ben de “işte dudu dudu geldim” diye yanlış şarkıyı söyledim, “yok ya o kuzu kuzu” dedi, sosyeteye rezil etti beni yani o derecede bir Tarkancılar. Sözüm meclisten içeri; yemekler (yani kebaplar) gibi en güzel müzükler de bizim. Lübnan da fena değil, yani böyle şeylerin gelişmesi için coğrafyanın kaotik olması lazım biraz yani galiba öyle anlaşılıyor. Bazı ülkelerin kendine özgü müzükleri bile yok denebilir. Hadi bişey çal diyorum kalkıp Ricky Martin çalıyor, yav sen Porto Riko’lu musun kardeş? Ben de bu psikolojik üstünlükten yararlanarak basıyorum Barış Manço, veriyorum Yeni Türkü falan en damardan, böyle mest ediyorum bunları tabi ki bunlar tempo tuttukça da gururlanıyorum! Tabi arada da şımarıp, zıvanadan çıkıp Çelik de çalıyorum, ah cici kıızz :)

Velhasıl, benden şimdilik böyle. Yine şaka maka bayağı yazdım. Yazımı bitirmeden, sizleri çok önceden çektiğim ama bir türlü kurgulayamadığım Londra Bilim Müzesi videosu ile baş başa bırakıyorum.

 

Go to top