Sevgili Arkadaşlar,

İngiltere’de 2. ayın sonuna doğru gelirken sizlere deneyimlediğim yeni ve ilginç şeyleri anlatmak istedim. Buradaki en ilginç şey sanırım bin bir milletten insanla tanışmak. Dinleri, dilleri, renkleri, yemekleri, adetleri, tipleri, konuşma biçimleri her şeyleri farklı… Guyanalı, Kostarikalı, Faslı, Rus, İranlı… herkesin her şeyi farklı. Tek ortak noktamız insan olmamız ve İngilizce konuşmamız galiba.

Mesela geçen gün Guyana’lı biriyle tanıştım, tabi tanıştığınız bir insana ülkesiyle ilgili bildiğiniz şeylerden bahsetmek istiyorsunuz ki bir sohbet olsun. Ben de Fransız Guyana’sında uzay üssü falan olduğundan bahsettim bir anda çok sevindi, iyi başlamıştım ama sonra Jonestown köyünden de bahsedince (Halkın Tapınağı isimli tarikata bağlı 900 küsür kişinin intihar ettiği yer) aynı hızla bozuldu ve “ben de bundan korkuyordum, biz kesinlikle o olayla anılmak istemiyoruz” falan diye hemen serzendi bana ve 2 dakika geçmeden bu hassas arkadaş Suudi bir kıza gidip, “siz ne zaman araba kullanmaya başlayacaksınız” diye sordu! Yani anlayacağınız yeni bir şeyler öğrenip bir dumur durumu yaşamadığımız gün geçmiyor…

Burada sistemik bir olay var bir kere her şeyden önce. Her şeyin sistemi farklı arkadaşlar. Mesela trafik ışığı yolun yarısına kadar yeşil yanıyor, orta kısma gelince orada ayrı bir düzen var, ışık kırmızı ve hafif sağa gidip yeniden beklemeniz lazım, mesela bu durumun insanda mikro hayal kırıklıkları yarattığını farkettim. Burada arabalar bile sollama değil sağlama yapıyorlar, şeridin en sağında en hızlı olanlar gidiyor ki benim yolcu olarak bindiğimde bile asla alışabileceğim bir şey değil, haliyle midem bulamaç oluyor. Okul deseniz, iki değil üç dönem ve sınavlar yılın sonunda, hatta bazı hocalar çok soru sorunca “boşverin ya sınavlar zaten Brexit’ten sonra” geyiği yapıyorlar. Brexit patladı patlayacak daha gırgırdalar. Okulun güzel tarafı ise şeffaflık… Tüm dersler, eski sınavlar, tüm slaytlar falan internette var. Dersler yoğun ve hiçbirine öyle çok kek diyemem, ön çalışma gerektiriyor, ödevleri takip etmek gerekiyor. Çok basit düzeyde anlatıp sonra çalışmada kazık soruyorlar, sonra hocam şu soru nasıl olcek deyince onlar da yapamıyorlar, ben bunu niye böyle sormuşum ki falan diye mavraya vuruyorlar :)

Toplum olarak, değişik bir güvenlik algıları var. Misal, marketten ürün çalan adamı uyarmakla yetinebiliyorlar ama diğer taraftan mesela bir gün derse gelenler yer bulamadı, arkada ayakta durmaya başladılar. Hoca da dedi ki “güvenlik sebebiyle siz ordayken ben burada ders anlatamam”. Yani şimdi gel de, o tümcedeki o derin anlamı çöz… Buralara yolunuz düşerse sakın güvenlikle ilgili bir konuda şaka yapmayın, gerçekten kaka olur. Zaten bu yüzden drone olayına da giremedim şöyle ağız tadıyla… Bazen bir görevliye gidip soruyorum, uçurayım mı diye, yassah demiyor direkt olarak ama burası özel mülk sorun olur falan gibi mantıklı şeyler söylüyor önce, sonra “hem ya bir çocuğun kafasına düşerse” deyip cıvıtıyor, bilemiyorum acaba beni mi yiyor. Londra zaten yağmurlu, kapalı ve üstüne bir de rüzgarlı. Bir de şu uçuş kısıtlamalarını görseniz… Drone’u kaldırıyorsunuz bir süre sonra “majestelerinin kriket sahasının görüş alanına girdiniz” uyarısı geliyor. Bir de burada yangın saplantısı var bence. Her yerde yangın sistemi, alarmlar, yangın kapıları, yangın kapılarının kapalı olduğunu kontrol eden alt sistemler… Hafta geçmiyor ki yurtta biri yangın sistemini çalıştırmasın ve sonuç; hadi 20 dakika toplu tahliye… Bu tespitimi bir İngiliz’e karşı da dile getirdim bir keresinde, “ne yapalım Yunanlılar gibi ülkeyi mi yakalım” deyip beni güzelce oturttu. Neyse ki Yunanlı değildim. Bir de burada adres saplantısı var. Ne yaparsanız yapın adresinizi soruyorlar, 9 Poundluk uyduruk bir ürün de satın alsanız... Adres; kimlik numarası, isminiz gibi bir şey burada... Hele bir de 7 haneli posta kodunuzu ezbere söyleyemezseniz, işte o an, soran insanın gözünde bir karınca kadar değeriniz kalmıyor. Burada bir sokak insanı olmayı şimdi daha iyi anlıyorum, onlar toplumun en alt kesimi, çünkü adresleri yok.

Telefon işi hala çok cacık… Sağ olsun, Vodafone'un kulaklarını Big Ben gibi her gün düzenli olarak çınlatıyoruz. Ne konuşması iyi, ne de interneti. Üstelik kontörlü değil bildiğin sözleşmeli üyeyiz, su katılmamış enayilik. Mobil İnternet hızı 240 kbit. Yakında 90’lar forever deyip çevirmeli bağlantıya geçecekler. Oysa sabit internet olan Eduroam hızı 82mbit. Yani arada tam 341 kat fark var. Oysa bana ikisinde de temiz 20mbit verseler, baba gibi olurdu. Güya bu rezaletin sebebi halkın baz istasyonlarını şehir içinde istememesiymiş, bilemiyorum inanayım mı? Asimetrik internet dedikleri bu olsa gerek. Zaman oluyor, e-postanızı bile açamıyorsunuz mobil internetten, gurbette kaybolmuşsunuz ve Google mapsten yolunuzu çizemiyorsunuz, gerçekten o an var ya, o sim kartı çıkarıp ısırasınız geliyor, neyse ki çıkarmak kolay değil, ama kesinlikle bu devirde böyle şeyler = insanı katil eder.

Halkın, yani avam kamarasının kullandığı bisikletler bildiğiniz çöp... Kalite gerçek anlamda yerleri öpüyor. Bizde 18V bisiklet alsan, veletler küfür kabul ederler. Burada, bisikletin başkentinde, bisikletlerin durumu ve fiyatları içler acısı. Adamlar bisiklet diye tenekeye biniyor resmen, hatta bence bu aletleri kullananlar tetanos aşısı falan olmalılar. 400 Pounda manda gibi ağır bisikletler satıyorlar hiç utanmadan, bense sadece bakıyor ve bu manzaradan tis-ki-niyorum. Ha bu arada işin güzel tarafı şu ki belediyenin bisiklet hizmetini kullanmaya başladım. O bisikletler umumi bisikletler oldukları düşünülürse fena değiller. Hem de günlük 2 Pounda istediğiniz kadar bisiklet, üstelik de günde ilk yarım saat ücretsiz. Bir aplikasyon ve banka kartı gerekiyor (Tabi ki +ADRES!). 70'e yakın nokta var, birinden alıp birine bırakıyorsunuz. Bir de özel bir firmanın bisiklet olayı daha var, turuncu renkli mobike mi ne öyle komik bir ismi var. O daha da bomba, bisikleti istediğiniz yere (yani sokağın ortasına) bırakabiliyorsunuz –üzerlerinde otomatik kilit var- ve aplikasyondan bırakılanları görüp alabiliyorsunuz. Onu yapmadım ama mesela Türkiye’de nasıl işler böyle bir sistem merak ediyorum. Yani teker kilidi olsa bile nasıl çalmıyorlar ki? Bazen de; bu sistemin, aslında şehirdeki hırsızları tespit etmek üzere kurulmuş bir komplo olmasından acayip kıllanıyorum. Olabilir, sonuçta EMAY5 her daim ensemizde değil mi? Bu arada umumi pisikletlerde 3 vites var, bence gayet yetelli. Gerçekten artistik patinaj dışında 21 vitesin falan ne işe yaradığını anlayabilmiş değilim, ön çarklar zaten Shimano bile olsa, bilirsiniz düzgün çalışmaz, sonra benim çocukluğumdan beri ilk üç vitesi eziklik olarak nitelenirdi, onları da mahallede kullanamazdım, o yüzden böyle 3 tane olunca kafa rahat, gayet iyi :)

Yine bir başka chapter’a geçecek olursak, insanlar burada çeşme suyu içiyor. Bildiğiniz musluk yani. Bana da su ısıtıcısının dibindeki kireci temizlemek düşüyor, yakında bir Calgon atıp hepsinden kurtulucam. Oysaki, benim için çeşme suyu çocukluğumdan kalan bir nostaljiden ibaret, dolayısıyla  benim midem çeşmenin görüntüsünü bile kaldırmıyor, yani içemiyorum. Bir de önceki cümleyle çok bağlantısız olacak ama trafikte hibrid araçlar çok yaygın... Hele ki hibrid Toyota Prius sayısı Ortdaoğu'daki ipsiz sapsız örgütlerdeki Toyota’larla yarışır düzeylerde! 

Elektronik konusundaki ilk gözlemlerim gayet doğru. Zaten koku alma duyum aşırı gelişmiştir, burada elektronik yok. Aslında 5 yıl öncesine kadar varmış ama hepsi online hale gelmiş. Birkaç elektronik devre (Arduino) parçası aldım, sipariş Fransa'dan gönderildi, yani o hakir gördükleri Fransa’dan. Bu ayıp da koskoca Birleşik Krallığa yüz yıl yeter, durumu varın siz düşünün. Popüler caddelerinden birinde yürüyüp bu tür tükanları çok çok az görebilirsiniz olanların da tezgahında hep çakal çukal tayfası mesken tutmuş. Ciddi mağazalar ziyadesiyle tekstil odaklı. Arı gerçek şu ki burası moda-tekstil-finans yeri; oyuncak, model, teknoloji, elektronik yeri hiiiç değil. Şu ana kadar bu alana yakın gördüğüm en iyi mağaza bir Yamaha müzik aletleri mağazası ama o da bir istisna işte :) Buradan Akın Robotics’e çağrımdır. 

Metro ile ilgili ilk gözlemlerim de ne yazık ki doğru, ana hatlar perişansporu oynuyor. Ama tabi şehrin her yerine yaygın bir ağ var, raylı sistemle gidemeyeceğiniz bir yer yok gibi. Metroya da herkes tüp diyor. Çok iğrenç bence, insan böyle deyince kendini deney tüpünün içinde gibi hissediyor. Banka kartını ise tüm ulaşımda kullanabiliyorsunuz, çok şükür birileri bunu becerebilmiş... Metro kartını yalnız girişte değil çıkışta da basıyorsunuz, yalnız bu bende müthiş stres yaptı çünkü basmazsanız 80 Pound cezası var. Metroyu kullandığım günün gecesinde başıma yastığa koyduğumda aklıma, metrodan çıkarken kartımı bastım mı yoksa çitin üstünden atlamış olabilir miyim şeklinde hayvani bir düşünce geliyor. Lakin siz tam 80 Pound ne demek bilir misiniz?

Genel estetik anlayışlarını takdir etmiyor değilim lakin cadılar bayramı ve havai fişek gösterileri yaptıkları birer günlerini yaşadım, hatta gittim baktım bu nedir diye, yani işin aslı bence bu günlerde eğlenmeye bahane arıyorlar, tüm tantana bundan ibaret. Yoksa değişik kılıklara girmek tamam da her yere iskeletorlar, fare,  böcük, ömürcek gibi bilimum haşarat resimleri yapıştırmanın ne gibi bir esprisi olabilir?!

Bir de burada; fare demişken, evet fare olgusu var, bilhassa metroda çokmuş –neyse ki kullanmıyorum- yerli halk onlarla düzeyli bir ilişki kurmuş, ama kedi diye bişey yok -zaten bu iki olgu arasında da bir ilişki muhtemelen var- onun yerine sokaklarda sincaplar var, onların da en temel özelliği bence kendileri kadar, pofuduk ve dik bir kuyrukları olması, ama onlar ortama aceleyle gelip aceleyle çıkan asosyal hayvanlar, yani kendilerini sevdirmiyorlar. Pet olarak ise paso köpek severler milleti burası… Otobüslerde bile bakımlı, saçları taranmış, jöleli damat gibi köpekleri ile birlikteler, çoğu evsizin de gece sokulacak bir köpeği var. Ama köpekle bu kadar ilişki elbet bir gün ağzınızı köpürtür gibi geliyor bana çünkü ben ezelden beridir kediciyimdir şahsen. Yani bir milletin çocuklarının “miyav” sesini ilk kez hayvanat bahçesinde işitmesinden daha elem verici ne olabilir söyleyin lütfen...

Eğitim sistemleri gerçekten değişik, tanımlar üzerine çok yoğunlaşıyorlar. Yarım saat küme nedir, fonksiyon nedir, bunları anlatıyorlar. Lakin, soru çözmeye gelince hava gazı gibiler. Basit şeyleri hiç sallamıyorlar, ezbere dudak büküyorlar, pratik yöntemlere itimatları yok. Hele ki, “ben basit yoldan çözdüm” deyince direk ağızlarını çemçük yapıyorlar. Şahsen, çarpım tablosunu bile bildiklerinden şüpheliyim. Mesela bir matematik hocası (a+b)’nin parantez karesini yan yana yazarak tek tek çarparak açmaya çalıştı, vallahi pes dedim. “Peki ya üç terimli olursa ne yapacaksın sevgili Ancelina” demedim tabi, ben de ona “bak şimdi, birincinin karesiiii….” diye başlayan süper yöntemi gösterdim o da bana pes dedi. Ama biz de tanımları atlayıp yüzlerce soru çözüyoruz işte, o da pek sağlıklı bir şey değil aslında çünkü değişik bir şey sorulunca tanımı düşünemiyoruz, yani öze dönemiyoruz ve 2-80 apışıp kalıyoruz. Bu arada Hong Kong'lu bir çocuk kripto ödevindeki bir soruyu bana sordu ben de anlattım. 3'le bölünebilme kuralını anlatınca inanılmaz sevindi, valla işte bu noktada da ben afalladım. Hani Çinliler süperdi? 3’le bölünebilme yahu, 11 ile değil. Bazen beni süper sananlar oluyor, onlara “bizim eğitimimiz farklı” deyip alçak gönüllülük yapıyorum, “sizin eğitiminiz farklı herhalde” diyenlere de “tabi biraz da benimle ilgili” diyorum :)

Daldan dala konduğunun farkındayım ama, böyle daha akıcı oluyor… Geçen bir bakkala girdim, Türkçe dizi izleyen bir kadın gördüm, Türk'e de benzemiyordu gerçi hiç ama yine de sordum Türk müsünüz diye Balkanlardanmış (soğuk ve yağışlı :)) Ama daha bombası, bizim yurtta Diriliş Ertuğrul izleyen safkan bir İngiliz yurt görevlisi var… daha doğrusu "Ressurection Ertugrul". Bayağı altyazı ile izliyorlar. Bağımlısı olmuş, bırakamıyormuş, yalnız Ertuğrul Gazi’yi Selahattin Eyyübi’nin kankası zannediyor yani tarihsel arka planda bazı zayıflıklar sezmedim değil. Neyse bunlar zamanla oturacak. Ha bir de, bir gün, bir müzik stüdyosuna uğradım midi klavye bakmak için, Orhan Gencebay çalıyordu ve yine ortam safkan İngilizdi. Babam, Orhan Gencebay dünyanın en iyi müziğini yapıyor derdi de ben de makaraya alırdım, adam haklı çıktı ya la:)

Bir keresinde de; kampsüte bir hazırlık, bir hazırlık, sormayın ama öyle böyle değil, çam ağaçları, yapay karlar, seyyar büfeler, dedim ne yani daha yılbaşına bu kadar zaman var, sosisli sandviç satmak için mi tüm bunlar yani? Bu işten bu kadar rant çıkmaz dedim… Sonra bir baktım oda nesi bir kamyon üzerinde dev puntolarla şu çizgi filmlerdeki WB işareti “Warner Bross Studios”. Meğersem Wonder Woman 1984 filminin çekimiymiş! Yine şu Senato Binasının önünde! Tabi artık bu binaları aşmaları, ezberi bozmaları da lazım ya aslında, bu olay sonucunda gaza gelen ben de kendi süper mini mütevazi belgeselimi çektim, şimdi aşağıda da paylaşıyorum.

Yakında yine görüşürüz!

 

Go to top