Sevgili Arkadaşlar,

Sizlere uzun zamandır yazmak istiyordum, kısmet bugüneymiş. Londra’ya geleli 20 güne yaklaştı, sizlere merhaba derken kısaca buradaki deneyimlerimden, ilk gözlemlerimden bahsetmek istiyorum.

Hava; buradakilerin deyimi ile “lovely”, yani biraz güneş varsa zaten burası için lovely demektir. Evet, şansıma bu aralar hava gerçekten oldukça iyi gidiyor, tipik kapalı ve yağmurlu Londra havasını çok az yaşadım. Londra’da şehir merkezine yakın bir yerde küçük bir yurt odasında yaşıyorum. Okulum da şehrin merkezinde, yurttan 10 dakikada yürünüyor.

Türkiye’de görmeye alışık olmadığımız şeyler; her köşe başında parklar, düzenli sokaklar, alçak kaldırımlar, herkesin kırmızı ışıkta –yol boş olsa bile- robot gibi beklediği trafik, çift katlı otobüsler, bisiklet kullanımı, hayata katılan yaşlılar ve bunun gibi birçok şey… Tabi olumsuzluklar da yok değil mesela her işin bir bürokrasisi var. Banka kartı mı çıkartacaksınız önce başvuru randevusu alacaksınız, polise kayıt mı yaptıracaksınız; yine 1,5 ay sonrasına randevu, okul kaydı mı; belgelerinizin hazır olması yetmez, o da önce randevu, hatta bazı işlerde randevunun randevusunun alındığını bile acı bir şekilde öğrendim... Yani insan Türkiye’de anında yapılabilecek bazı şeylerin böyle uzun sürmesine şaşıyor ama aslında çoğu bir kez yapılacak işler olduğu için de çok sorun etmiyor, yani etmemeye çalışıyor. Ha bir de burada Türkiye’den çok daha kolay olan işler var mesela bakkaldan hiçbir belge olmadan bir hat alıp telefonu o saniyede kullanmaya başlamak, lakin ucuz etin yahnisi olmuyor, 4.5G internet kalitesi Vodafone’da bile son derece kötü-Türkiye’deki mobil internete laf etmeyin gerçekten çarpılırsınız. Yine mesela Eduroam isimli Avrupa genelinde akademik alanlarda kullanılan wireless internetin sadece okulda değil yurt binalarında da çekmesi paha biçilemez… Evet bu da harika ama gerçekten benim gibiler için ölümcül bir şey var ki, okulda bazı sınıflarda gerçekten 1 tane bile priz yok. 1 tane bile! Yani hoca bile herhalde elektriği havadan alıyor diyorsunuz. Tesla görse gözleri yaşarırdı…

Okul genel olarak güzel, öğrencilik tabi her zaman hoş bir zanaat, uzun süredir almak istediğim dersleri alıyorum. Ağ güvenliği, programlama, veri tabanı, internet, bilgi sistemleri gibi şeyler, tabi beklediğimi bulamadığım şeyler de var mesela “Concepts of Computation” gibi havalı isme sahip olan bir derste bildiğiniz Lise - MAT1 görüyoruz. Numbers, set theory falan diye girdi eleman :) Bu arada; “2 üzeri 0 niye 0 değil” sorusunu soran da var sınıfta ama ben bu arkadaşları kesinlikle kınamıyorum çünkü en son ehliyet dersinde sağını solunu bilmeyenleri kınadığımda trafikten çakmıştım :)

Burası inanılmaz çok kültürlü bir yer. Bir kere çok fazla Asyalı var, hatta İngilizler yakında bu ülkeyi bu arkadaşlara bırakıp terki diyar eyleyecekler gibi bir hava var sokaklarda ama Asyalıların hepsi Çinli değil; Tayvanlı, Taylandlı, Koreli, Endonezyalı, Malezyalı… ismini bilmediğimiz bir sürü yer, bize aynı görünüyorlar ama dinleri farklı, birbirlerinin dillerini anlamıyorlar (neyse ki), ayrıca Amerika kıtasından olanlar da var, Meksikalı, Arjantinli, Perulu… tabi bunlar daha az. Bizim bölümde ise 6 tane ABD’li var. Hatta bir hoca “geçen sene 6 tane Rus kız vardı bu sene hiç Rus yok, 6 tane Amerikalı oğlan var, Amerikalılar atakta mı yoksa, peeh, keh keh” gibi bir kıtır bile yaptı :) Diğer taraftan bu öğrencilerin hayata ciddi bir dinamizm kattığı ortada, mutlaka AB’den de ciddi bir kitle vardır diye düşünüyorum, öğrenci ya da başka işler açısından. İşte bu sebepten Brexit’te ısrar niye, anlayabilmiş değilim. Niye olacak popülizm, anlıyorum aslında...

Londra güzel, yürüyerek birçok yere gitmek güzel, pisiklet kiralamak, kaldırımda giderken ezilmeyeceğine inanmak güzel… İnsanlar parkların müzelerin, tarihin içinde yaşıyor. Ama yoksulu da var tabi, sokakta yatmak, hatta sokağa, öyle kıyıya köşeye değil, şehrin ortasına bildiğiniz yazlık çadır kurup yaşamak mefhumunu burada gördüm. Metro kavramını seven bir metropol insanı olarak metrosunu pek sevemedim; ana hatlar çok eski olduğu için dar, basık ve öyle bir kalabalık ki kendinizi Eminönü Yeni Cami önünde zannedersiniz, bir de şöyle bir şey var ki, sıra çıkmış fezaya, istasyonlardan sokaklara taşmış, insanlar hala sakin sakin elbet bize de gelir diye bekliyor. Her yerde sıra var ama sıralarda anlayamadığım bir dinginlik var galiba hiç kimsenin kaynak yapılır korkusu yaşamamasıyla alakalı bir durum, kimse bizim gibi her an tetikte değil. Örneğin otobüse bineceksiniz upuzun bir sıra var, en öndeki adam şoföre bir şey soruyor, şoför tatlı tatlı huşu içinde anlatıyor “hadi yürüsene olum” diyen yok…

Beni rahatsız eden şeylerden biri kameralar oldu. Elemanların güvenlik algısının bel kemiğini kamera olgusu oluşturuyor. Bu alet keşfedilmeden önce nasıl güvenlik sağlıyorlardı ben merak ediyorum. Her yerde kamera var, hatta sınıflarda bile 3’er tane var. Yetmiyor bir de ortam kamera ile izlenmektedir gibi anonslar yapılıyor trende metroda falan. Bir de üstlerinde “Smile you are on CCTV” gibi şebekçe bişey yazıyor, hatta gülücük var, her görüşümde “he he çok komik” diyesim geliyor.

Tabi ki her şey bize göre çok çok pahalı… küçücük bir oda 800 Pound. Büyücük bir odayı ya da gerçek bir evi siz düşünün, ya da ben söyleyeyim, 1500 kadar yani buradaki asgari ücretin üzerinde. Özellikle Londra’da emlak vergisi gibi bişey varmış bu da birçok insanın evinin bir odasını kiralamasıyla sonuçlanıyor. Kira sistemi aylık değil, haftalık. Özellikle Londra çevresinde her şey gerçekten pahalı ama maliyetten kaçınma yöntemleri de yok değil. İnternetten alışveriş mesela -ki ben dokunmadan alışverişi hiç sevmem- çok yaygın bir seçenek. Boşluktan ibaret olan mağazalar var girip bilgisayardan sipariş veriyor sonra gidip aynı mağazadan topluyorsunuz. Sonra mesela çoğu restoranda orada yeme veya alıp gitme opsiyonu var; “eat in” veya “take away” fiyatları az da olsa farklı. Birçok mekana girip garson yerine aplikasyondan sipariş verebiliyorsunuz ve fiyat düşüyor. Tabi take away deyip mekanda oturup yiyen çakallar da var ama bunların kulakları da sürekli olarak çın çın çınlıyor. Sonra öğrenci indirimleri, garip promosyonlar var, mesela dönme dolap (London Eye) 1 kişi fiyatına 2 kişi ama o gün bilmem ne trenine binersen :) Kültür ürünleri kitap falan daha ucuz gibi geldi bana, muhtemelen sübvanse ediliyor… Okuldaki fotokopi makinelerinin de başında kimse yok, kartınıza para yükleyip kendiniz öğrenip çekiyorsunuz. Her şeyi fiyatlamış adamlar, ekonomide dışsallıkları yok etmişler bu hoşuma giden şeylerden biri ama kesinlikle teknoloji ve mühendisliğe tapınma konusunda burası bir Germanya değil, o kesin. Maketler, modeller, oyun, hobi ürünleri bunlara garip bir şekilde hala denk gelemedim. Gelsem de Cebeci Pazarı ya da Berlin gibi ucuz olacağını zannetmiyorum. Star Wars, Harry Potter, Warhammer, Friends gibi fanı olmadığım şeyler karşıma çıktı ama Fringe, Star Trek, Battlestar Galactica falan olsun aradıklarımı pek bulamadım. 3 büyük teknoloji mağazası son yıllarda kepenk kapatmış öyle bizimkisi gibi aynı yerde Vatan, Teknosa, Media Markt’ın uçsuz bucaksız reyonlarını falan asla bulamazsınız, daha bir tanesi kadar büyük bir yer bile göremedim.

Bu arada, hafta sonu Güney İngiltere’ye, Brighton’a gittim. Tren, aynı bizim hızlı tren gibi. Bence Londra gümüşse Brighton altındır. Denizle barışık, her sokaktan deniz görünen, derli toplu sevimli bir şehir. Hatta şu havada denize giren çılgınlar hatta bunu yapan çılgın Türkler bile var. Bence; Londra Taksim ise Brighton Kadıköy’dür. Londra Üniversitesi Ankara Üniversitesi ise Birghton’daki Sussex de ODTÜ’dür. Niye böyle bir şey yaptım bilmiyorum şimdi ama yine de iyi bir benzetme yaptım bence, gururluyum :)

Evet arkadaşlar, bu ilk satırlarımı bitirirken, hazırladığım ilk videomu da sizinle paylaşıyorum. Yakında yeniden görüşürüz, siz de bana yazın! Olmadı, video çekin, ses kaydı yapın, burada insanı sıla hasreti içinde bırakmayın.

Hoşça kalın!

 

Go to top