26 Yıl Sonra Tüm Yönleriyle Çernobil ve Nükleer Enerji

Tarihin en büyük nükleer faciası, bundan 26 yıl önce bugün, 26 Nisan 1986’da oldu. Karadeniz'in hemen kuzeyindeki bugünkü Ukrayna toprakları içerisinde, Kiev’e 140 kilometre uzaklıktaki Çernobil Nükleer Santrali’nin 4. reaktörü, acil durumda soğutucu pompaları harekete geçirecek enerjinin üretilip üretilemeyeceğini anlamak için yapılan bir test esnasında kontrolden çıkarak patladı. Reaktörün üzerindeki iki bin tonluk çatı uçtu, dokuz gün boyunca reaktör yandı ve etrafa radyasyon yaydı. Radyasyonun büyük bölümü rüzgar ve bulutlarla; başta Belarus, Rusya ve Ukrayna olmak üzere Türkiye’nin dahil olduğu tüm Avrupa coğrafyasına yayıldı. Kazanın etkileri önümüzdeki yüzyıllar boyunca hissedilmeye devam edecek...

Neden ve Nasıl?

Çernobil'i anlamaya başlamadan önce; belki de "nükleer enerji nedir" sorusunu sorgulamamız gerekiyor. Nükleer enerji, insan zekasının görece kısa süre önce yarattığı bir sihirli değnektir. Şayet "insanoğlunun gücü sınırsız değildir, bir yerlerde bir sınır olmalı" diyenlerdenseniz, bu sınır çizgilerinden bir kısmı, muhtemelen radyoaktiviteden geçiyordur.

Radyoaktivite; 1800'lerin sonunda Becquerel tarafından ilk defa keşfedilmiştir (bugün de radyasyon birimlerinden biri Becquerel'dir). İkinci Dünya Savaşı esnasında ise; Einstein'ın da yer aldığı ABD'nin gizli "Manhattan Projesi" çerçevesinde atomun yapay olarak parçalanabileceği ve bu olaydan çok büyük enerjiler elde edilebileceği görülmüş ve kısa süre sonra da bu teknoloji ile üretilen atom bombaları, zaten teslim bayrağını çekmeye hazır olan Japonya üzerinde kullanılmıştır.

Einstein'in ünlü E=MC2 formülasyonu; basitçe, evrende kütlenin (m), enerjinin (E) bir formu olduğunu söyler. Bir başka değişle, şayet kütle tam olarak enerjiye dönüştürülebilirse, ışık hızının karesi (C2)  ile kütlenin çarpımı kadar büyük bir enerji açığa çıkar. Bizler; bin yıllardır, dünya üzerinde geleneksel yöntemlerle enerji üretmekteyiz, örneğin odun ya da kömürü kimyasal yöntemle yakarak ısı ve ışık enerjisine çevirmekteyiz. Buna karşın nükleer enerji ise, doğada çok az miktarda bulunan bazı elementlerin atomlarının parçalanarak maddenin daha "belirgin" bir dönüşüm geçirmesi ile ortaya çıkan enerjinin kullanımı ile elde edilir.

Nükleer Malzeme Hakkında Teknik Bilgi (Atlayabilirsiniz)

Çok az sayıda element, doğal şartlarda radyoaktiftir. Bu elementlerin atom ağırlıkları fazladır ve periyodik cetvelin en altındaki Aktinitler (radyoaktif oldukları için bu ismi almışlardır) bloğunun ilk dört elementini  oluştururlar. İsimleri; aktinyum, toryum, protaktinyum ve uranyumdur. Bu elementlerden sonraki elementler ise (plütonyum gibi) yapay olarak üretilmiş ya da radyoaktif reaksiyonlar sonrası oluşmuştur. Ancak doğal radyoaktif elementler bile doğada çok az miktarda saf halde bulunur. Bunların ışıma yapabilmeleri (parçalanarak enerji yaymaları) için uzun süren işlemlerle (örneğin santifrüjleme) zenginleştirilmeleri, daha sonra nötron bombardımanı ile atomlarının parçalanması gerekir.

Periyodik cetvelde en alttaki sarı satır: Aktinitler Grubu.

Bunlar, yerinden duramayan yaramaz çocuklara benzerler.

Enerjilerini pozitif işlere de yöneltebilirsiniz ama daima başlarını belaya sokma eğilimi taşırlar.

Fisyon (parçalanma) reaksiyounda, uranyuma gönderilen nötron, zaten yoldan çıkmaya

meyilli olan atomu parçalayarak yeni atomlar ve büyük enerji salınımına sebep olur.

Nükleer enerji elde edilmesi için, uranyum gibi bazı radyoaktif maddeler yapay yollarla zenginleştirilir ve kontrollü olarak ışıma yapmaları sağlanır. Böylece birkaç kilogram madde ile bir milyon ton kömürden elde edilebilecek kadar büyük bir enerji elde edilir. Doğada bulunan uranyum rezervinin %99'undan fazlası zengin değildir. Ancak doğadaki uranyum %2 ile %20 arasında zenginleştirildiğinde nükleer reaktör yakıtı, %85 üzerinde zenginleştirildiğinde ise nükleer bomba yapımında kullanılabilmektedir. Genelde zenginleştirilmiş uranyumun ışıma sonucu ortaya çıkan ısı enerjisi, Termik santrallerinkine benzer şekilde kazanlardaki suyun ısıtarak buharlaşmasını, bu buharla türbinlerin döndürülmesini ve elektrik enerjisi elde edilmesini sağlar. Atom bombası, ışıma reaksiyonunun saniyenin binde biri hızında olması halidir. 

Reaktörlerin Genel Yapısı Hakkında Teknik Bilgi (Atlayabilirsiniz)

Nükleer santrallerde ışıma yapması için genelde zenginleştirilmiş uranyum çubuklar kullanılır. Hindistan gibi bazı ülkeler, kendi ülkelerinde daha fazla bulunan Toryum temelli nükleer kaynaklara yönelmişlerdir. ABD-Rusya-Çin-Fransa gibi nükleer güce sahip ülkeler, bu çubukların üretim tekelini ellerinde tutmaya çalışmaktadırlar. Bir reaktörün çekirdeğini oluşturan nükleer çubuklar birbirlerine yaklaştırıldıklarında reaksiyon başlar ve enerji açığa çıkar. Nükleer santrallerde bu reaksiyonun kontrollü olması için üretilen nükleer çubukların arasına, hareketli grafit çubuklar yerleştirilir. Karbonun bir formu olan grafit, kurşun kalem uçlarında da kullandığımız madde olup ısıya çok dayanıklı bir süperiletkendir.  Radyoaktif yakıt çubuklarının arasına indirilen grafit çubukların sayısı, reaktörün dengede tutulmasını sağlar. Çubuklar yakıtın içinden çekildiğinde reaksiyon hızlanmaya, tamamen indirildiğinde ise reaktör yavaşlamaya başlar. Bunun yanında, reaktörleri soğutmak için otomobil motorlarındaki gibi hava-su tarzı yöntemler kullanılır. Genelde görece ucuz olan su soğutması tercih edilir. Nükleer santrallerin, gözlerden ırak ve güvenli çöllerin ortası yerine deniz-göl kıyısında, koylar gibi doğal cennetlerde inşa edilmesinin sebebi bu tür sürekli su gereksinimidir.

Bir reaktörün basit iç yapı diyagramı ve fotoğrafı.

Su gereksinimi yüzünden cennetlerin içine kurulan nükleer santraller.

Dünyada bu güne kadar üretilen en saçma endüstriyel ürünlerden biri:

1950'lilerin "Toryum Esaslı Diş Macunu: Doramad Radioactive".

Dişlere güç, mikroplara ölüm vadediyor. Şaka değil, gerçekten satılmış ve

gerçekten -düşük dozda da olsa- radyoaktif Toryum elementi içeriyor.

Nükleer Güç Kullanımının Tarihi

Nükleer enerji ve reaktörler hakkında teknik bilgiler verdikten sonra, tarihin en büyük nükleer kazasına geliyoruz. İlk defa 1800'lerin sonunda Beckquerel tarafından keşfedilen radyoaktivitenin bir silah olabileceği, İkinci Dünya Savaşı ile yaklaşık 300.000 cana mal olarak ispatlanmıştı. Japonya'da Hiroşima ve Nagazaki'ye atılan bombalar; ısı, ışık, basınç ve yüzyıllar boyu yok olmayacak radyasyon etkisi ile tarihin en büyük yıkımını gerçekleştirdiler. Işığın o andaki parlamasıyla cisimlere çarparak yarattığı gölgeler, bugün bile Japonya'nın birçok bölgesinde aynen korunmaktadır. Hiroşima'ya "Enola Gay" isimli uçaktan atılan "Little Boy" isimli bomba, nükleer patlamalara özgü bir "mantar bulutu" yaratmış ve yer üstünde patlatılarak etkisinin yerden yansıma ile artması sağlanmıştır. Bu bombanın Tokyo'ya atılmasını engelleyen ise o günün hava şartları olmuştur. ABD, bu bombalarla, zaten kazanmak üzere olduğu bir savaşta güç gösterisi yaparak dünyaya gözdağı verdi. Yeni çağ, nükleer çağ olacaktı.

İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra kısa süre içinde dünya, savaşın galipleri arasında iki kutuplu hale gelmeye başladı ve ABD'den sonra Sovyetler Birliği de nükleer silah elde etmenin peşine düştü. Kısa süre içerisinde SSCB de nükleer bomba üretip Kuzey Buz Denizi'ndeki ince uzun bir parça gibi uzanan Novaya Zemlya adasında Hiroşima'ya atılan bombanın 20 katı büyüklüğünde bir deneme yapmayı başardı. Bu denemede bombayı atan jet pilotuna ışıktan kör olmaması için bir çift özel gözlük veriliyor; kör olmayacağı garanti ediliyor ama hayatı garanti edilemiyordu. Pilot, bomba patlamadan saniyeler önce bölgeden çıkarak kurtulmayı başardı ama bu deneme, binlerce kilometre uzakta iki kişinin hayatına mal oldu: 1950'ler; ABD'de cadı avı şeklinde komünist avına çıkıldığı McCarthy dönemiydi ve nükleer sırları SSCB'ye uçurmakla suçlanan bir karı koca olan Rosenbergler, bir sabah suçlu bulunup elektrikli sandalyede apar topar idam edildiler. (Bu olay, Melih Cevdet Anday'ın "Bir Çift Güvercin Havalansa" şiirinde işlenir). Dönemin Sovyet lideri Kuruşçev, bir konuşmasında, Rozenberg'lere minnet etmiş olsa da, 50 yıl sonra açılan Rus devlet arşivlerinde, zamanın nükleer programının lideri şunu söyler: "Rosenberler'i bir hiç uğruna öldürdüler, bombayı deneme yanılma ile yapmıştık."

Neyse ki, nükleer bombaların etkisi Hiroşima ve Nagazaki'den sonra çok sınırlı kalmıştır. Hatta nükleer bir saldırıyı esasta önleme gücü olmadığını  farkeden süper güçler (bugünkü füze kalkanının uçuk bir versiyonu olan Yıldız Savaşları projesine girmezsek), silahlanma yarışını kesecek anlaşmalara bile yönelmişlerdir. Böylece nükleer güç, daha barışçıl amaçlarla kullanılmaya başlanmıştır.

Savaş sonrası yeniden yapılanan sanayi devletlerinde; gerek SSCB gerek ABD'de, gerekse Avrupa ülkelerinde birer birer nükleer santraller kurulmaya ve nükleer enerji kullanımı gerek enerji sorununa sihirli bir çözüm, gerekse prestijli bir iş olarak görülmeye başlandı. On yıllar içerisinde bu devletlerde yüzlerce nükleer santral açıldı.

Çernobil

1970'te; o zaman Sovyetler'in bir parçası olan Ukrayna'da, temel enerji ihtiyacını yüklenmek üzere başkent Kiev'e 140 kilometre uzaklıkta bir nükleer santralin yapımına başlandı. Santral, hafif su soğutmalı (RBMK tipi) tasarlandığından; yer olarak, yeşilliklerin ortasından akan Pripyat nehrinin kenarı seçilmiş ve Pripyat'da, genelde santral çalışanlarının kalacağı bir uydu kent inşa edilmişti.

Çernobil adını alan bu santralin ilk reaktörü 1977'de tamamlandı. Zaman içerisinde, dört reaktörü devreye alındı ve bahtı kara dördüncü reaktör 1983'te faaliyete geçti. Nükleer enerjinin riskli yanları olduğu biliniyorsa da SSCB'de nükleer fizik popüler bir alan, Çernobil gibi bir santralde çalışmak da hayli göz dolduran bir işti.

1986'ya kadar; gerek Çernobil'de, gerek SSCB'de işler görünürde yolunda gidiyordu. Batı dünyası ile; Küba füze krizi, Berlin Duvarı gibi bir dizi kriz yaşanmış olsa da iki süper güç arasındaki görünür denge henüz bozulmamıştı. Buna karşın Rusya içten içe kaynıyordu. Uzay yarışına çok büyük masraflar yapan, buna karşın halkın gündelik taleplerine çözümler üretemeyen rejim, çareyi kendini her geçen gün daha fazla izole etmekte buldu. Dünyanın eğitim düzeyi en yüksek ülkesinde mutfak dışında siyaset yapılamıyor, aşırı merkezi planlamanın katılıkları yüzünden inanılmaz kaynak israfları ortaya çıkıyor ve sözümona sosyalist bir ülke, sistemi idare eden Komünist Parti'nin tepesindeki politbüroda yeni bir ayrıcalıklılar sınıfı ortaya çıkıyordu.

1985'te Rusya'da yönetime, selefi Çernenko'nun ölümü üzerine, eskilerden çok farklı bir isim gelecekti. Batılı istihbaratçılar: "bu adama dikkat edin" diyordu. SSCB'de hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı. En çok alnındaki leke ile anımsanan Gorbaçov, 1985 Martında yönetimi aldığında, sistemi ekonomik ve sosyal olarak liberalleştirmeyi amaçlayan iki fikir ortaya attı: Glastnost (açıklık) ve Prestoryaka (yeniden yapılanma) adını alan bu sistemler sayesinde SSCB, teoride Ortodoks Marksizmden kurtulacak, demokratikleşecek, esnekleşecek ve bu, üretime de verimlilik olarak yansıyacaktı. 

Gorbaçov, kendi projelerinin peşinden koşarken, dev sistem kendi içinde işlemeye, Çernobil de enerjisini üretmeye devam ediyordu. Birileri Moskova'da açıklık, şeffaflık, yeniden yapılanma diye dursun, bürokrasinin nezdinde politbüronun gözüne girmek yine en gözde maharetlerden biriyidi. Ve 25 Nisan'ı; 26 Nisan 1986'ya bağlayan gece vardiya devrinden sonra Çernobil Santrali'nin operatörlüğü devralan Şef Mühendis Anatoly Dyatlov'un eline, politbüroda yükselme imkanı geçecekti. Aslında gece yarısı deney yapmak, elektrik talebinin düşük olduğu saatler olması bakımından da idealdi. Ancak Dyatlov o gece, Çernobil'de bir süredir yapılması planlanan bu test için, deneyimli operatörlerin olmadığı bir zamanda talimat verdi ve aslında hayatının hatasını yapmak üzere olduğunun farkında değildi.

Çernobil'de Deney

Hafif su soğutmalı olarak tasarlanmış Çernobil, kendini soğutmak üzere su çeviren pompaların enerjisini paradoksal olarak kendi ürettiği türbin sistemi üzerinden sağlıyordu. Dolayısıyla; reaktörün, güvenli bir şekilde soğutulabilmesi ve kararlılığını koruması için belli bir düzeyin (%20) altında çalışmaması gerekiyordu. Şayet acil bir durum olursa ve üretilen enerji kesintiye uğrarsa, pompalar sistemi soğutmak için gerekli suyu sağlayabilecek miydi? Deney tam da bunu ölçecek, başarılı bir sonuç ise Dyatlov'u Moskova'nın gözünde muhtemel bir yükselmeye götürecekti.

Dyatlov, deneye başlamak için gerekli hazırlıkları yapmaya başladı. Önce, soğutma sistemi devreden çıkarıldı; akabinde reaktör ısısı artmaya başladı. Bunun üzerine sisteme daha fazla su basıldı. Bu da sistemin hızla soğuması ve yeterli buharlaşmanın olmayarak türbinlerin çalışmaması ve enerji üretiminin durmasına sebep oldu. Daha çok ısı enerjisi sağlamanın sorunu çözeceğini düşünen Dyatlov, uranyum tepkimesini kontrol eden 52 grafit çubuktan 46 tanesinin reaktör kalbinden çekilmesi talimatını verdi. Oysa bu çubukların hiçbir şartta 26'nın altına düşmemesi gerekiyordu. Kontrol çubuklarının ortadan kalkması ile, reaksiyon çok büyük bir hızla artmaya başlayınca reaktörün stabilitesi hızla yok oldu ve son anda grafit çubukları geri indirmek de ısı salınımını ve basıncı dengelemeye yetmedi. Sonunda santralin 4 numaralı reaktörü bu basıncın etkisi ile üstündeki 2000 tonluk çatıyı uçurarak patladı ve çevresinde radyoaktif madde yaymaya başladı. Reaktör binasının bir kısmı çöktü ve yangın çıktı. 

Kazaya İlk Müdahale

Kazaya ilk müdahale, nükleer bir kazaya uğradıklarını hiçbir şekilde bilmeyen, konvansiyonel bir yangınla mücadele ettiklerini sanan ve radyasyon kıyafetleri olmayan itfaiyeciler tarafından yapıldı. Bir sabotaj olduğunu düşünen itfaiyeciler farkında olmadan reaktörün eriyen kalbine kadar girip yangına müdahale ettiler. Akan suların parıldadığını görüyorlar ancak bunun radyasyondan olduğunu bilmiyorlardı. Aynı parıltıları, Pripyat nehrinde gece yarısı balık tutan balıkçılar da görüyor, Çernobil'in uçmuş tavanında oluşan bu harikulade renklerin kısa bir süre sonra gözlerini kaybetmelerine sebep olacağının farkına varamıyorlardı. İlk müdahaleyi yapan itfaiyecilerin çoğu birkaç gün içinde şiddetli radyasyon zehirlenmesinden öldü.  Ölümler genelde acılı oluyor, deri dökülüyor ve iç organlar eriyerek sarı bir safra şeklinde kusuluyordu.

Patladıktan hemen sonra Çernobil, müdahale denemeleri ve akut radyasyon zehirlenmesinin etkileri.

Reaktör Birkaç Gün Parıldamaya Devam Etti

26 Nisan sabahı, birkaç kilometre uzakta, çatısı uçmuş olan Çernobil'den çevreye ölümcül radyasyon yayılmaya devam ederken, Pripyat kasabasında her şey yolunda gibiydi. Sokaklarda oynayan çocuklar, yeni açılan lunaparkın keyfini çıkaranlar hatta o gün evlenenler bile vardı. Durumdan haberdar edilen Moskova, bölgeye askeri ekipler göndermiş olsa da henüz halka bir açıklama yapılmamıştı. Gorbaçov, bölgeye nükleer fizikçilerden oluşan bir ekip gönderirken şeffaflık politikası da ilk büyük sınavına çıkıyordu. Aradan geçen 48 saat içinde Gorbaçov'a bir açıklama ulaşmayınca; Gorbaçov, ekibi sıkıştıracak ve "ciddi bir durumun olmadığı, hatta santralin Haziran ayında yeniden faaliyete geçebileceği" cevabını alacaktı.

Her şey, İsveç'te bir nükleer santrale giren çalışanlardan birinin ayakkabılarının radyoaktivite alarmı vermesi ile açığa çıktı. İsveç Enerji Bakanlığı bu riskli durumun izini sürerek nükleer sızıntının kaynağını bulmaya çalıştı ancak İsveç topraklarında bir sızıntı tespit edilemedi. Gözler, çevrede nükleer güce sahip olduğu bilinen ama o dönem demir perdenin ardında bir kapalı kutu olan Rusya'ya çevrildi. Olaydan haberdar edilen ABD'nin uyduları Rus nükleer santrallerine yöneltildi. Çok geçmeden gerçek ortaya çıkacaktı: Çernobil'den çok yüksek ısı ölçümleri alınıyordu ve Rusya, gizlemeye çalıştığı olay Batı tarafından keşfedilince harekete geçti. Devletin lideri Gorbaçov, Glasnost ve Perestroyka'sına bir ironi şeklinde,  kazanın ciddiyetini neredeyse Batı'dan öğrenecekti.

Çernobil'in dünya çapında duyulması ile kazaya daha ciddi bir müdahale geldi. Derhal Pripyat boşaltılmaya başlandı. 50.000 kişilik kasaba, ellerine hiçbir eşya alınmalarına izin verilmeden otobüslerle tahliye edildi. Ancak daha önce dünya üzerinde hiç yaşanmayan böyle bir kazaya nasıl müdahale edileceği konusunda herkesin kafası karışıktı. Bir yandan evler sabunlu sularla yıkanıyor, hayvanlar itlaf ediliyor bir yandan da Çernobil'in yanan çekirdeğine helikopterler yardımıyla radyoaktiviteyi nötralize edecek maddeler atılmaya çalışıyordu. Radyoaktif bir bombanın üstünde uçan bu helikopter pilotları da kısa süre içinde öleceklerdi. 

Çernobil'de Nükleer Bir Patlama Olmadı, Olan Sadece Basınç Patlaması ve Raydoaktif Sızıntıydı...

Derken, çok daha ciddi bir risk belirdi. Reaktör erimeye devam etmekte, her an dibe doğru çökerek ve önüne gelen her şeyi eriterek taban suyuna yaklaşmaktaydı. Gerçekten de, tüm fikirler bu yönde olmasa da, genel kanı Çernobil'deki ilk patlamanın nükleer bir patlama olmadığı yönündedir. Çernobil'in çatısını uçurup sızıntıya sebep olan basınçlı bir patlamaydı ancak nükleer bir patlama değildi. Şayet eriyen çekirdek taban suyuna ulaşsaydı, o zaman Hiroşima ya da Nagazaki'deki gibi bir mantar bulutu ile belki de Avrupa haritasını sonsuza kadar değiştirecek bir nükleer patlama görecektik. Diğer taraftan taban suyuna karışan radyoaktivite tüm dünya sularını zehirleyecekti. Bu sorunla baş etmek için derhal bir acil durum madenci ekibi kuruldu. Ekip günlerce durmadan reaktörün altına tünel kazdı ve burada oluşturulan bir odaya çimento doldurup eriyen çekirdeğin taban suyuna ulaşmasını engelledi. Burada çalışan çoğu gönüllü madencilere 100 Dolar'a denk gelen paralar ve madalya ile ödüllendirme yapıldı. Yeterli radyoaktif korunmadan yoksun olan madencilerin bir çoğu kısa süre sonra öldüler.

Reaktör, dokuz gün boyunca yandı ve etrafa açık radyasyon yaydı, sonunda ilk kontrol sağlanmış, Pripyat boşaltılmış ve çekirdeğin taba suyu ile teması engellenmişti. Sonraki aşama, reaktörün çevresine yayılan enkazı kaldırıp reaktörü, inşa edilecek bir zırhın (lahit) içine sonsuza dek gömmekti. Ancak bu düşünüldüğü kadar kolay değildi. Lahitin inşası için, çevreye yayılan radyoaktif parçacıkları temizlemek gerekliydi, buna karşın alana gönderilen hatta Japonya gibi ülkelerden getirilen robot makineler bile radyasyondan bozuluyorlardı. Devreye yeniden insan makineler girdi. Üzerlerinde radyasyondan koruması umulan kurşun plakalarla ve ilkel küreklerle radyoaktif parçacıklara müdahale ettiler.  Çoğunluğu gönüllülerden oluşan bu ekip, birkaç dakika gibi kısa süreler enkazda çalışıyor ama bu sürede bile bir yılda alacakları doz kadar radyasyon alıyorlardı. Çevrede çalışan askerler de önceleri durumu ciddiye alıyor, sonra votkanın radyasyondan koruyacağı gibi trajikomik efsanelerle çalışmalar sürdürülüyordu. Çoğunluğu gönüllü olan askerlerin bir kısmı o zaman bir prestij meselesi haline gelen bu işin çok küçük ödemeler aldılar ve çoğunluğu sadece Moskova'da bulunan radyasyon hastanesinde yaşamlarını yitirdiler. Bu madalyalar şu anda E-bay gibi mağazalarda birkaç yüz Dolar'a satılıyor. Sanırım, insan hayatını paraya endekslediğimizde, tarihin hiçbir döneminde birkaç yüz doları geçecek kadar değerli olamadık...

Çernobil'e müdahale eden araçlar mezarlığı. 

İtfaiyeciler, ilkel bir donanımla radyoaktif parçacıkları temizliyorlar.

Kazadan 8 yıl sonra reaktörde görüntülenen erimiş lav.

E-Bay üzerinde 200$'a satılan Çernobil temizleyici madalyonu, sahibi acaba nerede? 

Enkazı kaldırmakla görevli Kızıl Ordu, tek bir kurşun atmadan SSCB'nin dağılışını izlemeden hemen önce, son savaşını Çernobil'e karşı kazandı. Beş ay gibi kısa bir sürede Çernobil inşa edilen bir lahit mezar içine gömüldü. Glasnost ve Prestoryka diye yola çıkan Gorbaçov için çok ağır bir sınav olan bu deneyimde yaklaşık iki milyar Dolar'ın harcandığı ve 500.000 askerin bilfiil bu iş için seferber edildiği açıklanmıştır. Sovyet sistemi, altyapısal ve üstyapısal olarak büyük bir yara aldı, prestij kaybına uğradı. Kazada doğrudan ölenlerin sayısı yalnızca 15.000 dolayında olsa da dolaylı olarak etkilenenlerin buna bağlı ölümlerin ve sakatlıkların durumu hiçbir zaman sağlıklı biçimde bilinemedi. Dünyadaki sağlık örgütlerince 10.000 kadar kişinin yardım ve temizleme faaliyetlerinde yer almaya bağlı olarak öldüğü, yaklaşık 125.000 kişinin de yer değiştirmek zorunda kaldığı düşünülüyor. Kısa vadede, acılı ölümler gerçekleşti. Uzun vadeli radyasyonun etkisi ise demirci dükkanına dalan bir kaynak makinesi gibiydi: Radyasyon, hücre yapısındaki DNA zincirlerini kim yerlerde parçalıyor kimi yerlerde rastgele kaynatıyor böylece genetik kod bozuluyor ve ortaya değişik canlılar çıkıyordu. Daha kötüsü, bu bozulma üreme hücrelerinde görüldüğünde sonuçlar ortaya çıkan bebeklere ve sonraki kuşaklara yansıyordu.

Bir itfaiyeci anıtı, kolsuz çocuklar, dev bacaklar ve annesine ağlayan bir kedi...

Çernobil'den geriye kalanlar...

Çernobil, kimilerine göre; kaynayan Sovyet rejimde görünür şekilde çatırdamanın ilk başlangıcıdır. Zira sistem beş yıl sonra büyük bir gümbürtü ile çökmeye başlayacak, 1990'ların ortasına gelindiğinde süper güçten geriye, oligarkların elinde can çekişen bir ülke kalacaktı. Sosyalizme yeni bir açılım yaratma umuduyla kurgulanan Glasnost ve Perestroyka da sadece sistemin çözülmesini hızlandırma sonucunu verdi. Çernobil'de yapılan her şey, sistemin mikro bir örneğini teşkil etmiştir. En temelde, rasyonalite ve sağduyu yaratacak demokrasi yokluğu yüzünden zincirleme hatalar yapılmış, politbüroya yaranma çabası böyle bir felaketin fitilini ateşlemiştir. Çernobil, üstyapısal olarak kapalı sistemlerin nasıl sonuçlar ürettiğinin net bir kanıtıdır. Sovyet rejimi, santrali patlatmaya götürecek kadar katı ve onu gönüllü olarak temizlemeye kalkışacak kadar diyergam insanlar yetiştirmiştir. Ruslar, nükleer gücü deneme yanılmayla bulduklarını iddia etseler de, bu defa deneme yanılma pahalıya patlamıştı. Zira, yanıldılar. Kaza sonrası radyasyonun büyük bölümü rüzgar ve bulutlarla başta Belarus, Rusya ve Ukrayna olmak üzere Türkiye’nin dahil olduğu tüm Avrupa coğrafyasına yayıldı.

Çernobil Öncesi ve Sonrası "Hayalet Şehir" Pripyat Kasabası

1985: Nüfus 50.000, 1987'den 2012'ye Nüfus: 0

Akkuya'da kurulacak nükleer santral için Rusya'ya eğitim almaya giden gençlerin

her şeyden önce Pripyat'ta gezdirilmeleri gerekmez mi? 

Çernobil ve Türkiye

Çernobil'in olduğu günlerde Türkiye'deki tartışmaları hatırlayacak kadar büyük bir çocuktum. Doğrusu ülke olarak çok da ciddiye almadığımızı hatırlıyorum. Rusların da müdahale sırasında deneyimlediği gibi; insanoğlunun, radyasyon gibi "görmediği" bir şeyden korkması hayli güçtü. Daha kötüsü, zamanın politikacıları, tıpkı düşman oldukları Sovyet rejiminin yaptığı gibi, halklarının geleceğini günlük politik çıkarlarına feda ettiler. Konu, sistemin kendi devamlılığını sağlamaksa, gerek sosyalizm, gerek kapitalizm aynı refleksi gösteriyordu: Facianın yaşandığı günlerde; dönemin ANAP Hükümeti'nin Sanayi ve Ticaret Bakanı Cahit Aral, televizyonda elinde bir bardak çay ile "ben içiyorum siz de için" demekten geri kalmadı. Oysa bu çaylar sadece bir kez bile sudan geçirilse radyasyon oranının yarı yarıya azalacağı halka anlatılabilirdi. Bunun yerine konu hakkında araştırma yapan bilim insanları aforoz edildi. ODTÜ'lü öğretim üyeleri, her zaman olduğu gibi yine vatana ihanete varacak suçlamalarla karşı karşıya kaldılar. Yurtdışından "radyasyon bulgusu" ile geri dönen ihraç ürünü fındıklar, imha edilmek yerine ilkokullara dağıtıldı. Hatta çok şey borçlu olduğum ilkokul öğretmenim Nilüfer Bal, bir keresinde çok sinirlenip, bu kırmızı paketli, albenili fındıkları çöpe attırmıştı. Cahit Aral, Çernobil'den gelen yağmurlarla ıslanan Rize çayını gerçekten içmemiş olacak ki, geçenlerde eceliyle öldü. Lakin bir çok insan kendisi kadar şansı olamadı. Konu hakkında doğru düzgün bir araştırma olmasa da bugün Karadeniz Bölgesi'nde bilhassa gırtlak kanseri vakalarında yirmi yıl öncesine göre patlama yaşanıyor. (Nükleer çıktılardan biri olan radyoaktif iyot, tiroit bezi tarafından emildiğinden bu bileşiğin alınma riski oluştuğunda, önceden tiroit bezinin iyot tabletleri ile doyurulmuş olması gerekiyor. Ancak radyokatif iyot, ortaya çıkan sızıntı etkilerinden sadece biri.)

Cahit Aral, Yasuhiro Sonoda (Japonya), Volkan Konak ve Kazım Koyuncu

Sizce Kazım Koyuncu'yu neden kaybettik? 

Volkan Konak canının yarısını Cerrahpaşa'da neden bıraktı?

Tarih hiçbir şeyi ve hiçbir kimseyi unutmuyor, yüzyıllar sonra bile.

Çernobil'den Dersler: Gerçekçi Olmak, Nükleer Yol, Artılar ve Eksiler

Dünya, Çernobil'den büyük dersler almıştır. Ancak çeyrek yüzyılın ardından bile yeterli dersi almadığı Fukuşima'da görülmüştür. Çernobil ve Fukuşima'dan sonra nükleer teknoloji hakkında şunları söylemek mümkündür:

Artılar

Bilhassa gelişmekte olan ülkelerde enerji talebi hızla artmaktadır. Günümüzdeki nükleer santraller, atom parçalanması (fisyon) yerine atom birleşmesi esasına dayanan füzyon reaktörleri inşa edilene kadar sonsuz enerji elde etmenin en kolay yoludur. Güneş ve rüzgar enerjisi gibi çok daha çevreci enerji kaynaklarına kıyasla daha ucuzdur.

Nükleer teknoloji ciddi gelişmeler göstermiştir. Güvenlik önlemleri artmış, uluslararası kuruluşlarda bu meseleye duyulan hassasiyet artmıştır. Örneğin, Fukuşima faciası sonrası Avrupa Birliği, santrallerini stres testine tabi tutmaya başlamış, bir kısım reaktörlerde güvenlik önlemleri artırılmış, bir kısmı için de kapatılma kararı verilmiştir.

Dünyada tüm ülkelerde nükleer santraller bulunmakta ve dünyada toplam sayıları 800'ü bulan nükleer santrallerden çok azında büyük çaplı kazalar meydana geldiği bilinmektedir. Gelişmiş ülkeler artık nükleer santral açma yoluna gitmeseler de, mevcut nükleer santraller ile belli bir doygunluğa ulaştıklarını da unutmamak gerekir.

Nükleer santraller, termik ve bilhassa küçük hidroelektirik santrallerinin "görünürde" yarattığı çevresel tahribatı yaratmamaktadırlar. Sera gazı salınımları olmadığı için küresel ısınmaya karşı da bir alternatif olabilecekleri düşünülmektedir.

Riskleri sebebiyle nükleer santral kurmama fikrinin de sınırları vardır. Zira, Türkiye'nin iki sınır komşusu olan Bulgaristan ve Ermenistan nükleer santral işletmektedir ve Türkiye getirilerine ortak olmadığı bu santrallerin risklerine ortaktır. Özellikle Ermenistan'ın Metzamor Nükleer Santrali Türkiye sınırına çok yakındır ve bu tesisler, revize edilmiş de olsalar Çernobil benzeri bir teknoloji ile inşa edilmiştir.

Nükleer santraller, ülkelerin araştırma kapasitelerinin geliştirilmesine sağlamaktadır. Halihazırda Türkiye'de küçük bir araştırma tesisi olan Çekmece Nükleer Reaktörü bulunmaktadır. Yine de Türkiye'nin nükleer teknolojiyi "atmış yıl geriden takip eden" bir ülke olduğunu söylemek abartılı olmaz. Bu yüzden Türkiye; bu teknolojinin tüm boyutları konusunda fikir sahibi olamamaktadır.

Eksiler

Öncelikle, ciddi nükleer bir felaketin yarattığı beşeri ve ekonomik yıkımın telafisi olamayacağı açıktır. Bunun yanında; nükleer santralleri, "her an su taşırma noktasına yakın kaynayan kazanlara" benzetmek hata olmaz. Bir patlama olmasa bile, reaktörün kararlılığını kaybetmesi durumunda -güvenlik önlemi olarak- atmosfere radyoaktif sızıntı yapması mümkündür. Buna benzer kazaların örnekleri, İngiltere (Sellafield) ve ABD (Three Mile Island) gibi koruma kültürünün görece yüksek olduğu ülkelerde bile yaşanmıştır. Bu yüzden, reaktör inşa edilirken çok iyi önlemler alınsa bile hafif dozda radyoaktif kirlenmenin her zaman mümkün olabileceği düşünülmelidir.

Nükleer santrallerin yakıtını (genelde) zenginleştirilmiş uranyum çubukları oluşturur. Dünya uranyum üretim tekelini sayılı ülke elinde bulundurmaktadır. Bu gerçek; bir dizi zafiyeti beraberinde getirmektedir. Öncelikle bu ülkeler bu teknolojinin belli aşamalarını alıcı ülkeyle paylaşmaya yanaşmamaktadırlar. Bu da, denetimsiz organizasyonların ortaya çıkmasına sebep olmaktadır. Aynı gerçek, uranyum çubuklarının bu ülkelerce alıcı ülkeye kullanım için verilmesi gibi gerçekleri getirmekte bu da reaktörü satın alan ülkeye kısa sürede amorti edilemeyen maliyetlerin çıkmasına sebep olmaktadır. Türkiye'de öngörülen model bu olmasa da santraller, kurduran ülkeler için aslında o kadar da "bedava" değildir.

Reaktörler, soğutmada ve elektrik üretiminde çok fazla suya ihtiyaç duyduklarından genelde su kenarlarına inşa edilirler. Bu da, çevreye verilen zararın yanı sıra bir kaza durumunda radyoaktif maddenin suyla temasını ve termonükleer bir patlamayı, ya da bir sızıntı durumunda tüm taban suyunun kirlenmesini ve küresel bir felaketi beraberinde getirmektedir. Fukuşima kazasında radyoaktif sızıntı tüm dünya okyanuslarına karışmıştır ve henüz bu durumun sonuçlarının ne olduğu da bilinememektedir.

Nükleer santraller, risklerinden dolayı artık ABD'de sigortalanmamaktadırlar. Bu da tüm gelişmelere rağmen ekonomik olarak telafi edilemeyecek riskler taşıdıklarını ispatlamaktadır.

Nükleer tesisler birincil askeri hedeftir. İsrail, 1980'de Irak'ın Osirak Nükleer Tesisini bombalamaktan çekinmemiştir. Yakın zamanda İran için de benzer senaryolar gündemdedir. Ayrıca reaktörlerdeki kazalar; deprem, tusunami gibi dışsal faktörlere de bağımlıdır. Japonya'daki tusunami ekonomiyi fazla etkilemezken nükleer felaket haberlerinin sonucu daha vurucu olmuştur.

Rasyonel Bir Nükleer Politika Nasıl Olabilir?

Nükleer santral kurmak, politik bir tercihtir. Şayet böyle bir karar alınıyorsa bu politik tercih konusunda halka net ve anlaşılır bilgi verilmelidir. Başta; neden alternatif yolların değerlendirilmediği ya da ne kadar değerlendirildiği, ortaya net biçimde konmalıdır. Nükleer bir mesele de halk; "ne pahasına hangi riski aldığının" farkında olmalıdır. Nükleer santral yapılacak yer, bilhassa kısa vadede belki ciddi bir kalkınma yaşayacaktır ancak "işler yolunda gitmezse", torunlarımızın torunlarına bile hesap verecek yüzümüzün olmayacağı kesindir. Tek bir kelime söylenmesi gerekirse şeffaflık çok büyük oranda sorunları çözecektir. Bunun Türkiye için en basit yolu da belki, geçmişte yanı başımızda  olan Çernobil faciası ile yüzleşmekten geçer. Bir komisyon kurmak, sağlık taramaları başlatmak, "neyi doğru neyi yanlış yaptık" diye başlamaktan geçer.

Nükleer santrallerin denetimi uluslararası kuruluşlarca sürekli olarak yapılmalıdır. Atık yönetiminde de benzer şeffaflık sergilenmelidir. Sanıldığının aksine radyoaktif atık her şartta değerli ve talip olunan bir yakıt değildir. Uranyumun ışımasıyla bir miktar değerli plütonyumun yanı sıra hiçbir zaman temizlenemeyecek  atıklar ortaya çıkmaktadır. Bunların muhafazası gelişmiş ülkelerde bile yüksek maliyetli, daima güvenlik gerektiren ciddi bir sorundur. ABD bu atıkları geniş çöllerinde yer altında depolama yolunu seçmektedir.  Uzay'a gönderilmesi gibi projeler de vardır. (İnsanı şimdilik uzayı kirletmekten alıkoyan şey, nükleer atık taşıyan bir roketin kazayla düşmesi olasılığıdır). Her halükarda atık sorunu da ciddi bir sorundur ve nükleer santral kurulmadan önce çözülmelidir. Aksi takdirde birkaç yıl önce Çanakkale'nin Ezine ilçesinde topraktan biten radyoaktif fıçılarla, yurdun dört bir tarafında karşılaşmamız işten bile değildir.

Güvenlik için maliyetten kaçınılmamalıdır. Kaza ya da sızıntı durumunda yapılması gerekenler süratle halkla net biçimde paylaşılmalıdır. Nükleer enerji risklidir ama gerçekte öldüren şey nükleer enerji değil, insanoğlunun vurdumduymazlıkları ve yarattığı sistemlerin kokuşmuşluklarıdır. Tarihte, nükleer enerjiye "bedava enerji" diye yaklaşan felsefe, çok ağır bedeller ödemiştir.

Gerçeklerden hareket edersek, Türkiye'de nükleer santral tartışmaları yapılırken, nükleer karşıtı hareketlerin de halk bazında yorgun hale geldiğini görüyoruz. Türkiye'de nükleer karşıtı hareket, en organize olduğu eylemde bile 4.000 kişiyi aşan çalışmalar yapamıyor, toplum nezdinde de bu konuya ciddi bir karşıtlık olmadığı da görülüyor. Diğer taraftan iktidar da enerji açığını kapama yolunda tek yol olarak gördüğü santral kurma konusunda kararlı adımlarla ilerliyor. İlk santralin yeri olarak belirlenen Akkuyu'da, birkaç yıl öncesine kadar halkın çoğunluğu nükleer karşıtı iken bugün nükleeri "istemese de isteyenlerin" sayısı çoğunluk olmuş durumda. Belli ki, belirsizlik ve işsizlik insanları nükleer taraftarı haline getiriyor. Oysa başta bu reaktörü inşa edecek Rusya olmak üzere, nükleer güç sahibi birçok ülkenin bu konudaki sicilinin pek de temiz olmadığı biliniyor. Dolayısıyla yöneticilerin bu konuda karar verirken kuşakları aşan sorumlulukları var. Türkiye artık böyle bir konuda televizyonlarda çay içme ciddiyetsizliğini aştığını net biçimde göstermeli. Bu noktada kanımca;  yöneticilere daima katılımcı, şeffaf ve belki "paranoya" düzeyinde temkinli olma görevi düşerken, sivil toplum örgütlerine de doğrudan "nükleer enerji" karşıtı olmak yerine, artık sürecin içine daha fazla dahil olup, sistemin maksimum güvenlikle oluşması için çaba sarf etme görevi düşüyor.  

Teknik Not: RBMK Tipi Hafif Su Soğutmalı Reaktörlerin Tasarım Hataları (Atlayabilirsiniz)

Çernobil gibi Rus tipi hafif su soğutmalı (RBMK) reaktörlerin tasarım itibariyle bir dizi hatası olduğu tespit edilmiştir. Kazadan sonra kusurlu bulunan ve 10 yıl hapis cezası alan Çernobil Şef Mühendisi Anatoly Dyatlov, bu kusurların bir kısmını yazdığı kitabında dile getirmişti.

Öncelikle RBMK reaktörleri, soğutma sistemini çeviren türbin sistemi için gerekli enerjiyi kendi ürettikleri elektrikten sağlamaktadır. Türbin sisteminin sağlıklı çalışması için reaktöre uygun sıcaklıkta uygun miktarda suyun girip buharlaşması gerekmektedir. Yani reaktörü işlemesi kadar yavaşlaması da kendi kararlılığını bozmaktadır. Bu yüzden RBMK'ların %20'nin altında bir kapasitede çalışmaları tehlikelidir. Çernobil, tam da reaktörün bir acil durumda böyle bir soğutmayı ne kadar iyi başaracağını görmek üzere yapılan bir deney sonucunda patlamıştır. İkinci olarak RBMK reaktörlerinin işletim sistemleri çok fazla karmaşıktı. Çernobil'deki kaza esnasında yakıt dengeleme çubukları ve türbin operatörlerinin birbirinden bağımsız davranıp karar aldığı görülmektedir. Kontrol odasından, reaktör konusunda bütünlüklü ve temel bilgilere ulaşılamıyor ve müdahale edilemiyordu. Üçüncü bir tasarım hatası ise reaktörün acil durumlarda kendini korumasını ve sızıntı yapmasını büyük oranda engelleyecek olan bir dış kalkandan yoksun olmasıydı. Bu eksiklik; gelecekte Çernobil'in dev bir lahit mezarın içine gömülmesi sonucunu verecekti.

Bugün bile Çernobil'in mezarı dışarıdan görüldüğü kadar sağlam değil. Ruslar hala girip araştırma yapıyorlar. Reaktör kalbinde ermiş magmayı görmek mümkün. Bu tür reaktörler kapatıldıktan sonra bile %10 düzeyinde enerji üretmeye devam ediyorlar. Merkezde radyasyon seviyesi normal düzeyin hala 200 katı. Buna karşın lahit içeriden bakıldığında o kadar güçlü değil: Araba geçecek kadar boşluklar, içeriye giren yağmur ve girip çıkan kuşlar... Tüm bunların yanında; Çernobil santrali kazadan sonra fiilen kapatılmadı ve 2000 yılına kadar diğer reaktörleri enerji üretmeye devam etti. Çerbobil'in daha güvenli bir "mezara" girmesi içinse en az 1 milyar Dolar'a mal olacak bir proje gerekiyor.

Çernobil Bugün:  4. Reaktörün ölü kontrol paneli.

Dışarıdan sağlam görünen, içi ilk günkü gibi savaş alanı halinde bir mezar ve

başlaması umut edilen 1 milyar Dolarlık bir proje.

*

Son olarak, Pripyat'lı bir itfaiye erinin karısının mektubu ve sunum için Türkçeleştirdiğim bir video...

 Lyusya'dan Mektup

Bir gerçek var ki; Vasya, Tiçura ve Titenok eğer çıplak elleri ile gömmeselerdi Çernobil'i,

belki bir kardeşimiz, bir ağabeyimiz, bir arkadaşımız daha kanser olacaktı bugün...

Çernobil'deki kazanın daha çok teknik boyutunun anlatıldığı bir Discovery belgeselini de buradan indirebilirsiniz.

Disaster at Chernobyl (46 Dakika, İngilizce)

DİĞER KAYNAKLAR

Aleksiyeviç S. (2006) Çernobil'den Sesler Bir Nükleer Felaketin Sözlü Tarihi, Çeviren: Aslı Candaş, Aytaşı Yayınları, İstanbul

Nükleer Enerji, Tübitak Bilim ve Teknik Dergisi, Ağustos 2004

J. Thomas (2006) The Battle of Chernobyl, Play Film (Belgesel Film)

(2011) Felaket Anları: Çernobil Faciası, National Geographic Society (Belgesel Film)

İnternet Siteleri

http://library.thinkquest.org/3426/

http://www.elenafilatova.com

http://www.world-nuclear.org/info/chernobyl/inf07.html

http://www.chernobyl.com/

http://www.blackraiser.com/cherno.htm

http://www.magma.ca/~jalrober/Howbad.htm

 

Go to top