Jan Nahum

Bugün; 12. Ulusal Sosyal Bilimler Kongresi'nde, Jan Nahum’la yüz yüze tanışma şansına sahip oldum. Jan Nahum, Türkiye’deki önemli insanlardan biridir. Kısaca bahsetmek gerekirse, kendisi 1970’lerde üretilen Anadol Böcek ve Çağdaş araçlarının tasarımcısıdır. Böcek’i; döviz kıtlığında, kapalı ekonomide, günde 35 kişinin öldüğü kaos yıllarında, 8 ayda tasarlamış ve ekibiyle 203 adet üretmeyi başarmıştır. Bunun dışında Nahum, Fiat’ta, Tofaş’ta, Petrol Ofisi’nde uzun süreler üst düzey yöneticilik yapmıştır. Ama ben; kendisini, tasarımcı kimliğiyle, azmiyle tanıdım ve sevdim. Yaptığı işe aşık olduğu bellidir. Kardeşi Klod Nahum ve babası Bernar Nahum da kendisi gibi şahsına münhasır kişiliklerdir. Misal, herkesin evinde en azından bir tane olan Beko isminin "Be"si Bernar’dan gelir. Nahum’ların her gittikleri kurumda olumlu etkileri hissedilmiştir. Jan Nahum aynı zamanda, 2011’de New York taksi ihalesine katılan ve ilk üçe kalan ama sonunda elenen Karsan-Hexagon Studio ekibinin de başındadır.

 New York City taksi tasarım yarışmasına katılan Karsan V1

Her konferansta olduğu gibi, bunda da en önemli sunumlar üst üste çakışmıştı. Tez hocalarımın bir arada bulunduğu sunuşlar yerine Jan Nahum’un sunuşuna girerek, bu ay içinde girmem gereken doktora tez jürime kulis yapma şansımla bir kumar oynamış oldum… Ama; Çengelhan Koç Müzesi’ne bir kere gelen Anadol Böcek gibi, Nahum da buralara bir kere gelirdi… ve bir baktım arkamdaki koltuğa oturmuş bile! İki yanda kalmış beyaz saçları ve fıldır fıldır gözleri bana Einstein’i anımsattı. Hemen gidip yanına oturdum. İster istemez; gözüm tuttuğu notlara ilişti. İngilizce mi desem, Türkçe mi desem? Latince mi desem, hatta bir ara Yunanca karakterler gördüğümü bile hissettim, bilemiyorum, belki de öyle görmek istedim… “Leonardo Da Vinci’nin tersten yazması misali, her bilim insanının böyle değişik bir not tutma tarzı oluyor demek ki” dedim.

Kongre programında Nahum’un unvanı bile yazmıyordu. Hatta unvan kısmı tamamen boştu. Zira, kendisi unvanlarını kullanmayan bir insan. Oysa; kongre toplumu bayılır unvan döşemeye: Doç, Yrd.Doç, Prof, Ordinaryus Prof… yaz babam yaz…tren gibi. Her sunum başlamadan önce, mutlaka sunumu yapacak kişinin unvanı bir kontrol edilir ve sunum o unvanın ışığında izlenir.   

Nahum sunumuna başladı. İddiaları; aynı hafta içinde hem Meclis’te duyduğum, hem de kongre sunumlarında rastladığım karşıt tezleri ortadan kesen gerçekçi bir çizgide gibiydi: “Biz 1970’lerde, değil on yedi, otuz yedinci büyük ekonomi olabileceğimizi bile düşünemezdik… …Peki on yedinci büyük ekonomiye göre bir teknolojik üretimimiz var mı? Hayır yok.” 

Sunumun diğer konuğu olan Hacer Ansal da ilginç noktalara dikkat çekiyordu: Japon kalkınma modeli ve Finlandiya gibi ülkelerde Ar-Ge’ye ayrılan %2,5-3,5 gibi bütçe oranlarına karşın, bizde binde 8’lerle ifade edilen düzeyler… ABD’de Bush döneminde bile yılda 1 milyar Dolar nano teknoloji AR-GE’si için harcanan kaynak… Orta ve uzun vadeli vizyon ve kültürel güven ortamı yaratabilmenin önemi, Tayvan’da kurulan enstitüler… 20. yüzyılın teknoloji odaklı olmasına karşın 21. yüzyılın sistem odaklı olacak olması; yani, “yenilenebilir enerji sistemleri, teröre karşı güvenlik sistemleri, sağlık sistemleri, sanal gerçeklik sistemleri” gibi kısmen bütüncül çalışmaya odaklı modellerin önemi...

(Bu arada sunuşlar devam ederken cep telefonuma aramalar gelmişti. Bilmediğim bir numara ısrarla arıyordu. Sonunda dışarı çıktım ve açtım. Meğerse, arayan numara evimizin numarasıymış... Durup dururken evimizin sabit telefon numarası değişivermiş. Sebebi henüz çözülemedi. Teknoloji politikaları sunumunun ortasında bu dijital karmaşa çok ironik oldu doğrusu.

Jan Nahum’u yaklaşık yüz kişi kapasiteli salonda toplam yirmi dört kişi dinledik. Girdiğim istisnasız en tenha sunum oldu. Gariptir, ODTÜ’de kariyer günleri de bu salonlarda yapılır, eminim konu kariyer günleri olsa ve kurum da Nahum’ların üst yöneticilik yaptığı; Petrol Ofisi, Tofaş ya da Beko gibi firmalar olsa bu salonlar dolup taşardı. Bir de üstelik okulumuz Ortadoğu’nun en büyük teknokentine sahip. Nerden mi biliyorum? Sevgili Ankara’mızın bu sabah dört bir tarafında mistik bir şekilde kilitlenen trafiği yüzünden okula Teknokent içinden geldim de, oradan biliyorum. Hatta Bilkent’teki çakal taksici sağ olsun, “ben buraları bilmiyorum ağabey” ayaklarına yatıp beni biraz dolaştırdı. Bu arada da “Değerli” çizgi filmindeki kuçukuçu gibi gülmeyi ihmal etmedi, işte oradan biliyorum.  

Konumuza dönersek, bir sorunumuz galiba şu: Para kazanmak için iş arıyor ve işimizi salt para kazanmak için yapıyoruz. Bu durum; bir noktada şaşırtıcı değil. Sonuçta insan çocukluk hayallerinin peşinden bir noktaya kadar gidiyor, sonra karnını doyurmak zorunda olduğunu anlıyor... Ama bir açmaz var ki; salt para kazanmak için yapılan iş; yenilik ve yaratıcılık getirmiyor… Nahum da dedi zaten: “tutku şart” ve devam etti: Bir strateji belirlenmeli, belli alanlara odaklanılmalı. Yani işin özü, deli danalar gibi “ben her şeyi yaparım, her alana girerim, bağ benim bostan benim” diye dolaşmaktan fayda geleceği yoktur. Uzan vadeli strateji gereklidir.

O ara gözüm, Nahum’un isimliğine ilişti… İsimlikte “Jan Nahum” yerine “Jan Hanum” yazıyor. Maazallah “hanım” da yazabilirdik… Problem etmeye gerek yok. Jan Bey de etmedi zaten, fark etse bile sesini çıkarmadı. Kendisi; eminim, iş hayatı boyunca neyin gerçekten problem, neyin sanal problem olduğunu anlamıştı.

Türkiye kendine sorular sormaya devam edebilir… Neden bir otomobil üretemedik?  Nahum ve ekibi bu sorunun cevabını bundan otuz yıl önce verdi.1975'te Otosan'da, Anadol klasik (2 ve 4 kapılı), Böcek ve STC-16 (Spor Anadol), seri olarak üretildiğinde Güney Kore'li Hyundai henüz ismini kimsenin duymadığı, emekleme aşamasında, küçücük bir otomotiv firması idi. Kore, karar verdi ve bu işin üzerine gitti. Bugün; Hyundai'nin, Samsung'un, LG ya da eski adıyla Gold Star'ın geldiği noktayı tartışmanın gereği yoktur ve yine bugün de mesele, bir otomobil ortaya çıkartmak değildir. İyi bir ekip ve riske atılabilecek fonlarla tepeden tırnağa bir otomobil yaratmak pekala mümkündür. Sorun, bundan sonraki kısımdır. O otomobili benimsetmektir. İlk yaptığınız araçların tutması zordur. Yetmiş iki ay vadeli, ithal canavarlara boğulduğumuz ülkemizde de; bu otomobildeki ilk üretimin acemiliklerinin toplumda hazmedilmesi zordur. New York Taksi ihalesinde de yaşanan benzer sorundur. Zira; komisyon raporları şunu söylemektedir: “Türklerin yaptığı araç, adayların en iyisiydi ama daha önce bu tür bir aracı hiç üretmemişlerdi.” Yani acaba bu projeyi hayata geçirebilecekler miydi? Komplolar bir kenara, ABD’liler, bizim uzay taksisi yerine kanımca oldukça düz ve silik, New York'a ait özgünlük taşımayan bir Nissan’ı tercih ettiler. Ama en azından, bizim “aydın köşe yazarları” gibi üretilen ilk fiberglas Anadol’a “saman bu saman, köyde inekler yer bunu hehehe!” diye saldıracak kadar cahil ve acımasız olmadılar.

Böcek'in ön camından bir uyarı:

"Sadece Tecrübeli Sürücüler Kullanmalıdır"

Söz,  bilim politikalarımıza geldi. Bu konuda; ABD, Japonya gibi gelişmiş ülkeler ve Çin, Tayvan gibi yükselen ekonomilerden öğrenilmesi gereken çok ders vardı. Özel sektörde doğmuş ve büyümüş birisinden duymak garip de olsa, Nahum da Ansal gibi merkezi planlama ve eşgüdümün eksikliğine vurgu yapıyordu. Aslında biz de ülke olarak bu konuda ulusal stratejiler geliştirmeyi denemiştik. TÜBİTAK, TÜBA gibi kurumlar kurmuş, bir sürü strateji belgesi hazırlamıştık, hatta Hacer Ansal’a göre, planlarımız kimi zaman Güney Kore gibi ülkeleri bile geride bırakacak kadar iyiydi. Ama uygulamaya gelince daima sukoyvermiştik. Uzak doğuda denenen ve başarının anahtarı olan modellerde ön plana çıkan “üniversite, yerel yönetim, hükümet, sanayi işbirliğini” düşününce, içimi ODTÜ kavşağında cisimleşen acı bir gülümseme kapladı. Zira bizde işbirliği bir yana; bu kurumların enerjileri çoğu zaman kah kendi içlerinde, kah birbirleriyle, kah nereden geldiği belirsiz bir bürokrasiyle mücadeleye giderdi.

Nahum; ısrarla, ihtiyaçlar (iktisadi olarak daha yerinde bir tabirle “istekler”) doğrultusunda üretime vurgu yaptı. Demek istediği sanırım şuydu: Bugün Türkiye’de spesifik olarak bir Türk otomobiline ihtiyaç yoktur. Halihazırda üretilebilecek bir Türk otomobilinin yüzlerce yabancı ikamesi vardır. Otomobil üretmek bir prestij projesinin ötesinde değildir. Biz bunu yaparız ama bu bir yenilik değildir. Üzerinde yoğunlaşılacak başka alanlar bulunmalıdır. “Gelecekte dünya ne talep edecek, biz bunu nasıl üretebiliriz” sorusu sorulmalıdır.

Felsefesi “en son ne zaman bir şeyi ilk kez yaptın” olan birisi için şaşırtıcı değil, ne dersiniz?

Toplantı bitti… Dışarı çıktım, otoparka giden yerler buz tutmuş, jilet gibi kayıyordu… Günde üç saat uyuyan ve abartısız yirmi bir saat çalışan bir insanın zamanından çaldık… çalan cep telefonları, "dıgıdık dıgıdık" diye GSM paraziti karışan mikrofon, yanlış isimlik, bulanık projektör, kaygan zemin, gevşek şev… ve dikkat geyik çıkabilir… Ne önemi var ki… Bunlar detay.

Doğru; bunlar detay. Sizler detaylara önem verir misiniz? Mesela, hiç sıfır kilometre otomobiliniz oldu mu? Yalnızca beş santimetre çiziği olan bir araba satın almak ister misiniz? Ya da hafifçe vuruk? Lambası çatlamış, sileceği kırık? Bunlar sizin için önemlidir değil mi? Önemlidir. Kendi kendime şu itirafta bulundum bugün: Birkaç kere belgeseli çekilmesi gereken Jan Nahum’a verdiğimiz değer, arabamızdaki çizikten önemli olmadığı sürece, bizim kendimize ait bir otomobilimiz olmayacak hiçbir zaman. Üretilen hiçbir otomobilin üzerinde Anadol yazmayacak, dünyanın hiçbir yerinde hiçbir çocuk; boş derste defterinin üstüne, sevdiği arabanın amblemi olarak yaban Anadolu geyiği çizmeyecek.

Dikkat Geyik Çıkabilir!

Gerçekten çıkabilir mi acaba? Keşke çıksa…

Birkaç hafta önce karşı salonda Sunay Akın’ı izledim. Esasen yukarıda yaptığım benzetme kendisinden esinlenmedir: “Öğretmenlerimize verdiğimiz maaş, kendisine emanet ettiğimiz çocuğun eline verdiğimiz cep telefonunun fiyatından düşük olduğu sürece, eğitimden bir umudumuz olmasın”.

Sorunlarımız, dertlerimiz, zihniyetlerimiz birbirinin yansımasıdır... Ve yüzleşmemiz gereken sonuçlar da öyle…

Nahum’la bir fotoğraf bile çektiremedim, içimde kaldı. Neyse ki, bana hediye, her umudumu kaybedişimde okuduğum “Huzurlarınızda Spor Anadol” kitabımda, 1975’te Ulus’taki stüdyoda dizayn ettiği, Anadol Böcek resminin üzerine aldığım bir imza oldu.

En değerli kitap sayfası...

 

15.12.2011

 

 

Go to top