TL Simgesi ve Sembolizm

Bir hafta kadar önce Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası'nın Türk Lirası için düzenlediği simge yarışması sonuçları açıklandı. Bu yarışmaya ben de kendi tasarımımla katılmıştım. 8362 başvurudan ilk yediye kalamasam da güzel bir heyecan olduğunu belirtmeliyim.

Yarışmayı aşağıdaki ilk sıradaki simgenin hafif değiştirilmiş hali ile Tülay Lale isimli katılımcı kazandı. Tasarımı muhtemelen yıllarca TL’nin simgesi olarak kalacak. Milyonlarca kişinin elinde kendi tasarımı olacak, kendisi adına mutluluk duydum.

Finale kalan TL simge tasarımları ve benim tasarımım...

Galiba TL simgesi tasarlarken pi sayısına benzetmemek güç...

Herhangi bir dairenin çevresinin yarıçapına oranı olan pi sayısı o kadar sonsuzdur ki,

virgülden sonraki 10 milyon basamağında kendi doğum tarihinizi bile bulabilirsiniz.

Kazanan bu tasarım kanımca paranın üzerinde güzel duracaktır. Yine de şahsi kanaatim, istikrarı simgelediği düşünülen çift çizginin özgün olmadığı yönündeydi. Güveni simgeleyen çapa ve altın oran meselesi ise iyi düşünülmüş gibi. (Bu arada, içimde hangi tasarım kazanırsa kazansın TCMB'nin altın orana uydurmak gibi bir çabası olduğuna dair bir his var. Ben de kendi tasarımımda pi sayısının sonsuzluğuna üstü kapalı bir göndermede bulunmuştum). Yine de, benim tasarımıma daha çok benzeyen yuvarlak hatlı tasarımın birinci olmasını daha çok isterdim (Herkes kendi yaptığı tasarımı beğenir ama itiraf ediyorum, ben bu ikinci tasarımı daha çok beğendim).

Her neyse; TL örneğindeki gibi sembolizm, toplumlar açısından önemli bir meseledir. Örneğin bayraklardaki simgelerin, milli işaretlerin neye göre seçildiğini hiç düşündünüz mü? Tasarımların hikayesi, çoğu zaman efsanelerden ibaret ve gerçekten tasarımların mı hikayeye bağlı olduğu yoksa hikayenin mi tasarıma uydurulduğu pek belli değil. Genel gerçekler ise bu konuda daha basit ve doğadan alınma sembollere başvurulduğu yönünde. Mesela, Kurtuluş Savaşı'ndan çok önce III. Selim döneminde ilk defa ay ve yıldız biçiminde kullanılmış olan Türk Bayrağı da; ay ve yıldızın gerçek görüntülerinden ziyade idealize edilmiş bir gösterimi. Abdülmecid döneminde zaferi simgeleyen sekiz köşeden vazgeçilerek beş köşeli yıldız haline getirilen Türk Bayrağı’ndaki yıldızın da bir insan temsili olduğu bilinmekte. Hilal ise; antik dünyada doğumu, İslam sonrasında dirilişi ifade eder ve Arapçada Hilal kelimesinin sayısal karşılığı; ayın günlerinin sayısı gibi 28'dir.

Bu tür bilgilerin kökenine gittiğimizde, karşımıza en ilginç konulardan biri olan alfabeler çıkar. Alfabe kelimesinin kendisi bile ilginçtir. Zira "alfabe" kelimesi; Semitik (Sami kökenli) dillerin ilk harfi olan alef (alfa, elif) ve bet (beta) harflerinin birleşimidir. Alfabelerin ilk harflerini alfabeye isim yapmak rastlanan bir olgudur (Benzer adetimizi bugün de sürdürüyor ve bilgisayar klavyelerimize q klavye karakter dizilimindeki "qwerty" adını veriyoruz). Türkçenin Finliler gibi Turan kavimleri ile, ilk zamanda paylaştığı Runik yazı da ilk altı harfinden gelen  "Futhark" ismini almıştır. Bu alfabedeki 24 harf, gökyüzündeki 24 takımyıldıza denk gelir. Yine; diğer birçok dil gibi, göklerden esinlenildiği görülür.

Harflerin Kökeni

Peki bugün kullandığımız alfabe sembollerini neye borçluyuz? Bir başka değişle, bir harf, şeklini nereden alıyor?

MÖ 4. milenyumda; bugün kaos içindeki Ortadoğu'da ortaya çıktığı düşünülen ilk yazı formlarının çoğu "piktografikti". Yani seslerden ziyade bir anlamı ifade eden semboller; daha çok da resimler üzerine kuruluydu. Yürümeyi anlatan bir ayak resmi, ya da kuşu anlatan basit bir kuş tasviri gibi. Diğer taraftan bu dönem yazılarının belli bir yönü de yoktu. O yüzden, harfler için kullanılan semboller de serbestçe döndürülebiliyordu. Toplum formu bile göstermeyen insan topluluklarının çok kısıtlı işbirliği yaptığı düşünülürse, bu tür yazı stilleri bir süre işe yaramış olabilir. Ancak zamanla her yeni kavram için harf üretmek zor bir iş haline geldi, daha soyut düşünme ile beraber sembollerin, "şeyleri" değil, daha az sayıda olan sesleri tanımlaması düşüncesi ortaya çıktı. Bu şekilde harf sayısını azaltmak çok daha kolaydı. Çinlilerin bugün bile binlerce harfi öğrenmesi gerekirken, Roma'da muazzam bir literatürü yaratmak için sadece 23 harf yetecekti. Bazı harflerin neden bazı alfabelerde olmadığının cevabı ise, toplumun o sesi kullanmamasında yatar. Gerçekten de tamamen doğadan alınma seslere bile toplumlar hatta birbirine yakın yöreler farklı sesler verebilmiştir. Bunun güzel örneklerinden biri; horoz sesine Fransızların “cocoricooo” derken Türklerin “ü ürü üüü” demesidir. Bu sese Amerikalılar,  "cockadoodledoo", Japonlar da "kokkekkokko" der. (Tabi, hayvanların sesinin de yerel olarak değişecebileceğini düşünmek mümkün, zira bir arkadaşıma göre Trakya’da kediler “miyav”değil, “tebe miyav” diyordu!) Bu tür durumları düşündüğümüzde, diller ve alfabeler konusunda, kanımca ilginç deneyimlerden bir diğeri de, kendi dilinizi farklı bir alfabe ile yazarken ortaya çıkmaktadır. Karaman'da Yunan harflerini kullanıp Türkçe konuşan Hıristiyan bir topluluk da (bugünkü "Karamanlis"ler) bu olgunun en ilginç örneklerinden biriydi.

Resme benzeyen piktografik yazının avantajı ise, Çin gibi yerleşik hayata erken geçmiş büyük bir ülkede aynı dili konuşmayan kitlelerin bile bu yazı ile ne yazıldığını az çok anlayabilmesindeydi. Mısır Hiyoroglifi de piktografik olsa da, sonradan bazı şekiller sesleri göstermeye başlamıştı.

Simgelerin tam olarak sesleri ifade ettiği ilk alfabe, Fenike (Phoenician) alfabesi idi. Eski Yunancada Fönik alfabenin ismi; "φωνή" (phone/fono); "ses" anlamına gelirdi. Fenikelilerin Akdeniz’de ticarete hakim olmaları böyle basit bir alfabeyi zorunlu kılarken, aynı olgu bu alfabenin Akdeniz coğrafyasına yayılımını da mümkün kıldı. Fenike alfabesi ilk olarak Arami alfabesi gibi Semitik alfabelere ve bu alfabeler de evrimleşerek ayrı ayrı Yunan, Fars, Arap ve Sanskrit harflerine dönüştü. Bugünkü Batı dillerinde kullanılan Latin ve Kiril alfabesi ise Yunan alfabesinden türemedir. Yunanlılar, Fenike alfabesini büyük oranda benimseyip ona bazı sesler eklemiş gibi görünüyorlar. Latin Alfabesi ise, Yunan Alfabesini kullanıp Anadolu'dan İtalya'ya göç eden Etrüsklerce oluşturulmuştur. İtalya’daki yerleşim alanı olan Toskana ve Etrüsk kelimelerinin kökeninin de Truva olduğu düşünülmektedir. Bunun yanında alfabelerin gelişimi her zaman bu kadar doğrusal olmamış, kimi bölgelerde kullanışsız olmasına karşın Hiyeroglif varlığını binlerce yıl korumuş, Çin alfabesi gibi bazı alfabeler de özgün gelişimler göstermiştir.

Piktografik Yazı, Ugaritik Yazı, Çin Yazısı, Yunan, Latin ve Kiril Alfabeleri 

Dönelim sorumuza... Harflere şekiller neye göre verildi?

Fönik harflerin bir kısmı, eski resimli yazıların basitleştirilmiş ve stilize edilmiş haliydi. Örneğin bu günkü A harfi, öküz kafası illastrasyonundan geliyordu. İbranicedeki ilk harf olan "Aleph", bugün de "öküz" anlamına gelirken, Arapçadaki ilk harf olan "Elif" de, ince-uzun anlamına geliyordu. "A" harfinin günümüze ulaşan Latin harfi formları ise öküz boynuzlarının ters hali gibidir. Fönik alfabedeki benzer gösterim de, değişikliklere uğrayarak basitleşse de Latinceye kadar ulaşmayı başardı. Tabletlerden papiruslara geçiş de bu basitleştirmeyi hızlandırmıştı. MÖ 1500'lerde Suriye bölgesinde kullanılan Ugaritik yazı, resimlere değil, 30 soyut simgeye dayanıyordu. Sümer'de; Nuh Tufanının ilk kez konu edildiği Gılgameş Destanı da böyle bir alfabe ile yazılmıştı. Aynı dönemlerde Mısır'da ortaya çıkan Sina harflerinde bugünkü "E" harfinin ilk formu olarak (yukarıya bakar şekilde) dua eden bir adam görmekteyiz. Mısır hiyeroglifinde ise A harfi, kuşu; B ayağı ve H de sanki İngilizcedeki house kelimesinin habercisi gibi evi simgeler. Mi, Mü ve Me olarak bilinen M harfinde ise "mö" sesinden hareketle bir inek tasviri olduğu düşünülmüştür. Buna karşın günümüzdeki harflerin çoğunda böyle bir bağlantı bulmak oldukça zor. Öyle görünüyor ki, gerçek "şeyler" ile onları ifade eden simgeler arasındaki bağlantı, MÖ 1500-2000 yılları arasında koptu. Soyut düşünme güçlendikçe, diller değiştikçe, evrimleştikçe ve kimi zaman da sadeleştikçe ortaya çıkan yeni harf ve gösterimler kurgusal hale geldi. Örneğin J, U, Z harfleri; Yunan alfabesinden alınan Latin alfabesinin ilk formunda bile yoktu. Biz de yüzyıl başında Latin alfabesine dayanan alfabemizi oluştururken kurgusal bazı harfler ekledik ve Q,W,X gibi kullanmadığımız bazı harfleri çıkardık. (Bu arada; bugün kullandığımız "Times New Roman", "Lucida Sans", "Verdana", "Gothic"gibi yazı tiplerinin (font) ortaya çıkışı ise başlı başına ayrı bir makale konusudur).

A, B, H, E, M harfleri günümüze ulaşıyor...

Diğer taraftan alfabelerin evrimine dinlerle ilişkisi açısından da bakmak gerekir. Antik dünya, çoğunlukla çok tanrılı (politeistik) dinlere sahipti. Çok tanrılı toplumların soyut düşünce konusunda sınırlılıkları olduğundan ilahi güç; ateş, hayvan, deniz, heykel gibi duyu organları ile doğrudan algılanabilecek varlıklara atfediliyordu. Bu yüzden düşünce sisteminin bir uzantısı olan alfabeleri de, piktograflarla doğayı yansıtıyordu. Tek tanrılı dinlerle beslenen "doğanın dışında bir ilah" düşüncesi ise alfabelerdeki soyut karakterlere yansımış olabilir gibi görünüyor. Buna karşın, bu savın tam aksini öne sürenler, yani tek tanrılı dinlerin görüntüye vurgu yaparak piktografik yazıyı desteklediğini, bu yüzden bazı toplumların ısrarla bugün bile erken dönem alfabelerini korumaya çalıştıklarını vurgulayan iddialar da vardır.

Harfler, bazı toplumlarda sayılara karşılık gelirdi. Günümüz rakam formlarını; (1,2,3...) aslında açılara dayanan Hint sayılarından almış olsak da, sayı sistemini analitik bir biçimde oturtanlar Arap toplulukları olmuştur; gerçi, Hintlilerin sıfır sayısını bularak matematiğe yaptıkları büyük katkıyı unutmamak gerekir. Arapların sayı sistemine temel katkısı ise sayı değerinin basamak değerine göre belirlenmesiydi. Böylece Roma rakamları ile yapılması imkansız olan çarpma bölme gibi aritmetik işlemler mümkün oldu. Romalıların, Semitik bir krallık olan Kartaca'dan Arap sayılarını öğrenene kadar desimal sisteme dayanan lejyonları dizemediği rivayet olunur. Zira bir Romalı için L sayısı 50, C sayısı daima 100 demekti ve bunların, bulunduğu basamağa göre değerinin etkilenmesini anlamak oldukça güçtü. Arapların matematikteki başarısı, Akdeniz çevresinde kümelenen toplulukların alfabelerine de yön verdi. Sayılarla harfleri ilişkilendirmek, ilahi dil olduğu düşünülen matematiği yazıya uygulamak, evrimleşen farklı alfabelerde ortaya çıktı. Özellikle Ortadoğu dillerinde bu tür uygulamalara sıkça rastlandı. Yunancada İzosepsi, İbranicede Gematria, Arapçada Ebcet hesabı bunun örnekleriydi. Alfa, Alef ya da Elif harfi, daima 1 sayısını ve bazen tanrısal nitelikleri, tekliği, bütünlüğü temsil etti ve sayılar gerçekte ikiden başladı. (Antik dünyada 1'in "bir sayı olup olmadığı" üzerine uzun süre kafa yorulduğu tahmin ediliyor. Benzer tartışma, Rönesans sonrası ve modern dönemde de yapılmış, örneğin Alman filozofu Simmel, serilerin 3'ten başladığını söylemiştir, sıfır sayısının keşfi ise çok daha sancılı olmuştu!). Bu hesaplar hala çok makbuldür ve örneğin aşk (ahebah) ile birliğin (achad) 13 sayısına denk geldiği İbranicede bu iki kelime arasında doğal bir bütünlük görülür. Ebcet hesabından doğum tarihine göre isim seçmek de rastlanır bir olgudur. Ne dersiniz bu tür sayısal sistemler toplumsal düşüncenin kurulumunu zamanla etkiliyor olabilir mi? Kim bilir belki bir İbrani ya da Arap düşüncesinin temelini sorgularken, düşüncenin içeriğinden çok bu gösterge sistemiyle ilgilenmemiz gerekiyor... 

Harflere şekil verirken en ilginç unsur ise seslere verilen şekillerdi. Öyle ki, İbranice, Sanskirtçe gibi bazı dillerde çıkarılan seslerin "görsel karşılıkları" harflere şekil olarak verilmiştir. Görsel karşılıktan kastımız şudur: Her ses bir titreşimdir. Bazı frekanstaki titreşimleri televizyon gibi görsel bir aygıtla görüntülemek de mümkündür (Neticede mevcut televizyonlarımız Radyo Frekansı/RF spektrumunda sinyal alan cihazlardır). Bir şekilde bu dünyanın insanları, harf şekillerini uydurmak yerine vibrasyonları suya veya kuma yansıtarak, harflere "seslerle uyumlu" şekiller seçmeyi başardılar. Tonoskop isimli cihaz ile bunu bugün de test etmek mümkün. Asıl soru; zamanında insanların bunu nasıl görebildikleri...

Hinduizm’de dua sonlarında “amin” yerine söylenen “Aum” sesinin gösterimi “Om” sembolü.

Tonoskop'ta böyle bir şekil çıkarıyor. İçinde "A" harfleri görüldüğünü iddia etmek mümkün...

Alfabeler ile diller arasında her zaman doğrudan bir bağlantı olmadı. Farklı diller kendilerine özgü alfabelere sahip olabildikleri gibi, Türkçe örneğinde olduğu gibi, dönemler içinde farklı alfabeleri de kullandılar. Dilimizde olmayan ve alfabemiz ile ifade edilemeyecek bir kavramı düşünemeyecek olmamız da çok ilginçtir. Bir korku ütopyasının anlatıldığı Bin Dokuz Yüz Seksen Dört romanında, her geçen gün çıkan sözlük bir öncekinden incedir ve bu yolla toplum bazı kavramları dilinden silmektedir. Böylece; öyle bir gün gelecektir ki, hayır ve evet aynı olacaktır. Dil ve alfabe, yani gösterge sistemi düşünceye işte bu kadar baskındır. Bu romanın tamamen fantezi olduğunu düşünüyorsanız bir kez daha düşünün. Zira günümüzde medyanın yarattığını dilin tam da böyle bir olguya sebep olduğunu söylemek abartılı değildir. Bu yazıdan sonra popüler gazete sayfalarından birine girip ana sayfa haberlerine şöyle bir bakın, çok farklı kategorilere sahip haberlerin aynı yerde sunulduğunu, hatta bazen başlıklarla içeriklerin birbirinin tersini söylediğini göreceksiniz. Bu gösterge sistemi, sizi gerçekle her zaman örtüşmeyen bir simülasyona götürür...

Bilindik Tasvirlerin Anlamları

Sembolizm deyince biraz da çok popüler gösterimlerden bahsetmek yerinde olur. Örneğin kartal, aslan ve kurt, farklı geleneklerde çok benzer anlamlarda kullanılmıştır. Dikkat edilecek olursa bu hayvanların görüş, koku, hız, gece hareket gibi farklı yetenekleri bakımından insandan üstün özellikleri vardır. Yine bu hayvanların, hayvanlar arasında rakipleri yoktur. Bu özellikleri; söz konusu unsurların birçok simgede kullanılmasını ve genelde de devlet yapılarında “yüksek idari gücü” temsil etmesini sağlamıştır.

Sıklıkla kullanılan bir simge olan kartal / çift başlı kartal; Roma, Avusturya, Arnavutluk, Napolyon Fransası ve Rusya’nın da sembollerinden olmuştur. Orta Asya’da Türkler arasında da kullanılan çift başlı kartal 360 derecenin üzerindeki bir görüş ile gözünden hiçbir şey kaçmayan adaleti simgeler. Türk Emniyet Teşkilatı ve Millet Partisi de şu anda bu tür bir simgeyi kullanmaktadır.

Benzer anlamları taşıyan kurt sembolü, Türk mitolojisinde astronomik anlam taşır. Büyükayı takım yıldızının yedi yıldızından "yedi kurt" diye bahsedilir.  Kurt, bazı geleneklerde tanrı elçisi, türeyişin öncüsü ve ehlileştirilmiş hali olan köpek formunda bekçi-yardımcı şeklinde düşünülmüştür. Roma’nın kurucusu Remus ve Romulus’u, Tiber nehirden alıp emzirdiği tasvir edilen dişi kurtun adı Siana (Cyana) iken Türk mitolojisindeki dişi kurtun adı da Asena’dır.

Sıklıkla kullanılan aslan sembolü de yine gücün, kudretin, yüksek idare mekanizmasının sembolüdür. Bu sembol Hitit, Lidya, Frig, Urartu gibi Anadolu uygarlıklarında genelde insan ve kartal (kanatlı sfenks) ile birleştirilerek kullanılır.  Arslan veya kartal başlı gösterimler özellikle Eski Mısır ve Mezopotamya’da yaygındır.  Hayvanlardaki üstün özelliklerin bu şekilde insana entegre edilmesi ile insana kudret verilmesi fikri de oldukça yaygındır. Roma'nın kuruluşu ile Türk kavimlerinin türeyişini anlatan temsiller arasındaki benzerlik de dikkat çekicidir. Bu arada, efsanelere göre kurtun emzirdiği Roma'nın kurucuları Remus ve Romulus'ün de; Aka ordusunca yağmalanan Truva'dan kaçıp gelen Prens Aeneas'ın torunları olduğu söylenir.

Ay, haç, kristal gibi koruyucu semboller de küresel olarak bilinen tasvirlerdir. İran Kızılayı’nın sembolü 1980’e kadar Kızıl Aslan-Güneş’ti.  Kökeni bir yüzyıl önceye dayanan bu sembol, o dönem rakip devletler olan Osmanlı ve Rusya’nın kullandığı Kızılhaç-Kızılay sembollerinden ayrışması için böyle seçilmişti. Aslan, halen BM tarafından Cenova Konvansiyonu’na göre, koruyucu semboller arasındadır

(Bu amblemleri taşıyan kişi ya da araçlara saldırı, ciddi savaş suçudur).

Yine bilindik sembollerden Hitler’in gamalı haçı, Hristiyanlığın Nasyonel Sosyalist sentezini değil, kökleri antik dünyaya dayanan seçilmiş (ari) ırkı temsil ediyor. Hitler, Alman soyunun bu kayıp dünyadan geldiğinde kendisini o kadar inandırıyor ki, boş zamanlarında savaş uçaklarına Pasifik üzerinde Atlantis’i arama emri bile veriyor. Gerçekten de; gamalı haç, daha genel adıyla swastika, antik uygarlıklarda da mutluluk-bütünlük-uyum sembolü olarak farklı formlarda kullanılmış. Yine swastika gibi belirgin bir dairesel hareketi; bütünlüğü simgeleyen ve eksen sembolizmi içeren Yin-Yang tasvirinde de görmek mümkündür.

Farklı toplumlarca (özellikle antik dönemde) kullanılan mutluluk ve uyumun sembolleri swastika örnekleri...

Hakkında en çok konuşulan popüler simgelerden biri de altı köşeli yıldızdır. Bugün daha ziyade Yahudilikle özdeşleştirilmiş altı köşeli yıldız (hekzagram), aslında çok farklı medeniyetlerce ve farklı coğrafyalarda da yaygın olarak kullanıldı. Babil, Maya, Hindu, Avrasya ve Selçuk toplumlarında yoğun biçimde kullanılan hekzagram, temelde birbirini dengeleyen gök ve yeri bazen de maddi ve semavi dünyayı simgeler. Sekiz köşeli yıldız ise daha çok İslam’ı temsil etmiştir. Bir dönem dünyanın en uzun binaları olan Malezya'daki Petronas Kuleleri, tepeden bakıldığında İslami bir tasvirle sekiz köşeli yıldız biçimindedir.

Bitirirken...

TL simge yarışmasından kalktık, buralara geldik... Alfabeler de sembolizmin önemli bir kısmı olmuştur... Semboller her zaman ilgi çekici oldu ve genelde arkalarında düşündüğümüzden daha basit anlamlarla oluştu. Bugün geçmişimizde ve tarihimizde hatırladığımız pek çok sembolün anlamı çoğunlukla antik dünyaya gitmekte ve farklı mekan ve geleneklerde özgünleşebilse de genelde benzer ve basit anlamları taşımaktadır. Bu tür sembollerin kökenleri bazen doğaya, bazen dinlere bazen tesadüflere dayanır. Bize çağrıştırdıkları ilk şey genelde doğru olmayabilir. Ama toplumlar her daim böyle sembollere başvurmuş, bunlarda simgesel bir şeyler bulmuşlardır. Daha ilginç olan; kuşkusuz toplumsal düşüncenin bu simgelerden bağımsız oluşturulamayacağı gerçeğidir. Farklı bir ifadeyle, karikatürize edersek, şayet "yumuşak g" harfimiz yoksa hiçbir zaman "yumuşak" bir şey anlatma, hatta belki de düşünme şansımız da olmayacaktır.

KAYNAKÇA

Akın S. (2009). Ay Hırsızı, Türkiye İş Bankası Yayınları, İstanbul

Bentley, P. (2011) Sayılar Kitabı, Doğuş Grubu NTV Yayınları, İstanbul

Canan,S. (2008) Fraktal Düşünceler, Haber Ajanda Yayınları, İstanbul

Lunde, P. (2009). Şifreler, Doğuş Grubu NTV Yayınları, İstanbul

Salt, A. (2010). Semboller, Bilyay Vakfı Yayınları, İstanbul

Salt, A. ve Çobalı, C. (2010). META Ansiklopedi, Bilyay Vakfı Yayınları, İstanbul

Web Kaynakları

The Origin of ABC, Erişim: Şubat, 2012

http://ilovetypography.com/2010/08/07/where-does-the-alphabet-come-from/

Human Societies as SocioculturalSystems, Erişim: Şubat, 2012

http://www.unc.edu/~nielsen/soci111/m2/soci111m2.htm

***

Go to top