DeLorean'ın Bendeki Hikayesi

"Marty: Bana bir DeLorean'dan zaman makinesi mi icat ettiğini söylüyorsun? Dr. Brown: Düşündüm ki bir otomobilden zaman makinesi yapacaksam güzel bir model olsun. Ayrıca, paslanmaz çelik yapısı akışı iyi dağıtıyor."

DeLorean DMC-12, 1985'te çekilen Geleceğe Dönüş filmindeki zaman makinesine dönüşütürülen otomobil. Filmle özdeşleşmiş uzay aracı gibi uçuk bir dizayna sahip olsa da; gerçekten de böyle bir araba yapılmış, satılmış ve kullanılmış. General Motors'tan (GMC) ayrılan bir çılgın tarafından kurulan DeLorean Motors Company (DMC) tarafından, 1981-1982 yıllarında yalnızca 9.000 adet üretilmiş ve çelik kasası sayesinde harhar yaktığı benzin yüzünden tercih edilmeyerek firmamın sonunu getirmiş. Günümüze yalnızca 6500 kadarının kaldığı sanılıyor. Ve bir tanesine sahip olabilmek, hala hayallerimden biri...

Filmden sonra; ne alakaysa, Doktor Brown ve Marty'nin, yeni kurulacak dizayn ekibine davet edildiği de rivayet olunur...

DELOREAN MOTORS COMPANY

Tarihi DeLiler Yazar!

Ancak benim için DeLorean'ın hikayesi burada bitmiyor...

Yıllarca Geleceğe Dönüş filmlerini, DVD'lerini VCD'lerin topladım. Hatta bozulan setlerimi bir kez daha gidip aldım... Telefonuma; "Deniz Altındaki Balık (pardon Hayat) Partisi"nde çalan "Earth Angel-Will You Be Mine" parçası yükleyip sabahları Power of Love şarkısı ile uyandım (hala da öyle)...

Ve yıllar önce; Ayrancı Antika Pazarı'nda rastladığım ve satıcının orijinal olduğunu iddia ettiği ama hiçbir şekilde bana inandırıcı gelmeyen Geleceğe Dönüş posteri için istediği 120TL'yi vermemiş olsam da, artık her oyuncakçıda yer alan Hot Wheels kovalarına çocuk gibi elimi daldırıp karıştıra karıştıra bir iki DeLorean modeli bulmayı başardım. Ama bunlar, küçücüktü, çoçukluğumun Majorette'leri, Matchbox'ları kadardı...

Yine de bunlar beni bir süre idare etti. Zaman geçip de biraz büyükçe bir DeLorean modeli aradığımda, Ankara'da bu modelleri satan bir dükkanın olduğunu öğrendim. Bir gün azmettim, gittim. Lakin, Google haritasında Çankaya Karum AVM'nin karşısında görünen bu satış ofisini aradım taradım ama bulamadım. Anladım ki dükkanın olduğu bina çoktan yıkılmış, bir süre yerinde yeller esmiş, sonra da o noktada koca bir inşaat yükselmişti...

Bu arada benim DeLorean hastalığım ara ara gider gelirdi. Bir süredir unutmuştum.. Ta ki, bir akadamik aktivite için son arama tarama faaliyetimden iki yıl kadar sonra, geçen Haziran ayında İstanbul'a yolum düşene kadar...

Günlerce İstiklal çevresinde takılıp, o kozmopolitan atmosferi soluduktan sonra nihayet İstanbul macerasının sonuna gelmiştim. Boğaz'ın, Sultanahmet'in, Beyazıt'ın, Ortaköy'ün, Rahmi Koç Sanayi Müzesi'nin tadı damağımdaydı... Ama artık ayrılık vakti de gelmişti. Uçağa binmeden önceki son hedefim, İstanbul kartpostalları almaktı.

İki yıl kadar sonra bir İstanbul seyahatinde, bir yandan Taksim'deki havaalanı servisine yetişmek üzere İstiklal'e doğru koştururken bir yandan da kartpostal almak için dükkan arıyor, bulamıyordum... Galata Kulesi'nden Beyoğlu'na doğru olan yokuşta günler önce gördüğümü zannettiğim kartpostalcıyı bulmaktan umudumu kesmişken, bir dükkanın vitrininde DeLorean'ı gördüm. Girsem ve alsam dedim içimden...

Ama mümkün olmayacaktı, servisin kalkmasına 20 dakika kalmıştı, beş dakika bile ayırıp yetişme imkanımız yoktu. Elimizde çantalar, Beyoğlu'na doğru yokuş yukarı koşup Yerebatan Sarnıcı misali derinlere inen metroda gözden kaybolduk. Uzun bir iniş ve çıkışın ardından Taksim'deydik. Servise yetiştik. 35 dakika sonra Atatürk Havalimanı'ndayım. Rötarlı Ankara uçağının kalkmasına daha 2,5 saat vardı, erken gelmiştim... Bir haftalık İstanbul macerasından sonra her şey çok güzel olsa da dudağım bükük ve DeLorean'da Beyoğlu'nda kalmıştı. Çok az gidebildiğim, gördüğüm en güzel şehir, yeditepe İstanbul'a bir daha yolum düşer miydi acaba...

Bak şu kaderin işine, iki hafta geçmeden Edirne'de görevlendirildim. Hem de, gidiş-dönüş İstanbul üzerinden. Dönüşte bir gece İstanbul'da yaşayan çok eski bir dostumda kalacaktım. Üstelik de Beyoğlu'nun yanıbaşında Sıraselviler'den gidilen sokaklardan birinde oturuyordu... (Ah bu Sıraselviler de,  bana hep Monopoly oyununu anımsatır. En pahalı ikinci yer değil miydi orası!) Bu arada evinde kalacağım arkadaşım, Cihangir'de (şey pardon, Sinangir'de) oturuyordu.

Tam bir mezbele çarşısı olan Esenler Otogarı'ndan Taksim'e, yeni bir raylı sistem macerası ile ulaştım. Gerçekte bir eziyet olan ulaşımın her safhasından haz aldığımı hissettim. Banliyö treni, metro, füniküler (doğru mu yazdım acaba), tabanvay ve ev. Doğrusu İstanbul'da raylı sistemin durakları arası mesafe ve yönlendirmenin yetersizliği konusunda söyleyecek bir şey bulamıyorum. Ama fünikülerde mest olduğumu söylemeliyim. Sırf bu alete binmek için bu yoldan geldim sanırım. Füniküler denen şey, görünüşte yokuş çıkan metro olsa da aslında olay daha detaylı. Bir kere bu aletin geçmişi Sultan Abdülaziz'e dayanıyor. II. Abdülhamit, istibdat rejimini başlatmadan 5 yıl kadar önce ilk kez açılmış. Tabi ki o dönem tünel sistemi, öncelikle insan taşımak için tasarlanmamış ama mantık aynı mantıkmış, zira işin güzelliği verimindeymiş: Bu sistem, asansör gibi dengeli iki ağırlığın yani iki büyük vagonun birbirine bir iple bağlanması ile çalışıyor. Zaten füniküler "ince ip" demekmiş. (İsmin Fransızca olduğu zaten bir kilometre uzaktan belli, mimarı da bir Fransız). Sistemde, bir ağırlık aşağıya inince diğeri yukarı çıkıyor, böylece çok az bir motor gücü ile sistem işletilebiliyor ve inanılmaz basit ama stabil bir ulaşım sistemi işlemiş oluyor. Öyle ki, saniyesine kadar vagonun geliş zamanı belli. Tabi ki, sistem günümüzde oldukça modernleştirilmiş ama hala kısa, basit ve işlevsel. Hele o duraktaki sistemi çeken makara yok mu, ah beni benden aldı o zaten...  "Şu aletten bir tane Ankara Dikmen'de, bir tane Çankaya'da, bir tane Keçiören'de, bir tane Şentepe'de, Çinçin Bağları'nda falan olsa çok muydu yani?" dedim içimden...

Velhasıl, duraklar arası uzun mesafeler olan İstanbul raylı sisteminde bilimum aktarımdan sonra pestil vaziyetinde Taksim'e, oradan arkadaşın evine, oradan da eşyaları bırakıp İstiklal'e iniyoruz. Yemek yiyoruz, kokoreç patlatıyoruz. Ortalık Cuma cümbüşü... Yabancılar, Türkler, çalgıcılar, eylemciler başka bir dünya var burada. Benim aklımın bir köşesinde de DeLorean var ama, dükkanlar kapalı. Güzel bir İstiklal turunun ardından ertesi güne yeni hedefim DeLorean'ı bulmak ve kartpostal almak...

Sabahtan kalkıyoruz. Galata'da kahvaltı yapıyoruz. Manzara eşsiz. Şu dünyada hayatının bir kısmını İstanbul'da geçiremeyenler için iki damla gözyaşı dökesim geliyor... Dönüşte iki hafta önce aradığım kartpostalcıyı keşfediyorum. Tam Galata Kulesi'nin karşısıymış. Buradan siyah-beyaz İstanbul kartpostallarını topluyorum. Şu Ruhan isimli sanatçının eserlerinden de almalı bir tane ve sonra iki hafta önce kanter içinde koşuşturduğum yoldan yukarıya doğru çıkış... Dükkanlar, dükkanlar... 5 dükkan, 10 dükkan... Nerede o DeLorean'ı vitrine koyan dükkan? Bulmak ne mümkün... Sonunda birine soruyoruz.

"Model arabalar satan bir dükkan olacaktı buralarda..."

Sorduğumuz adam kendinden emin:

-Vardı, kapandı.

-Ne zaman?

-Üç gün önce.

Şaka mı bu şimdi? Yanımdaki arkadaşım Ceren bana bir yuh çekiyor, "sana ders olsun" diyor. İstanbul'a bu kadar az geldiğim için. Haklı mı? Haklı.

Ardından buruk bir üç adım atıyorum. Dördüncü adımım henüz yerle buluşmamış ki... o da nesi? Dükkan orada... DeLorean vitrinde duruyor. Üzerinde 65TL yazıyor. İçeri dalıyoruz. Ceren hemen pazarlığa soyunuyor.

"Uygun bir şeyler yaparsan alıcaz". Adam diyor, "altmış olsun". Ceren, diyor "bu da indirim mi şimdi?"

Ceren bana dönüyor ve diyor ki, "internetten daha ucuza buluruz".

Allahım, bu kadar yaklaşmışken...

"Biliyorum Ceren, gittigidiyor'dan daha büyüğünü 35TL'ye buluruz ama şimdi bu arabanın bir anlamı var. İki hafta önce buradan geçip gittik alamadım, şimdi seninle bir İstanbul günü buluşmuşum, kahvaltımızı yapmışız, kartpostallarımızı almışız bu arabanın güzel bir anısı olacak".

Adamdan en az 10-15 TL daha koparacağına emin olan Ceren bu sözlerim karşısında pes ediyor. Bu arada; adam bize hayatımızda duyduğumuz en kötü pazarlık örneklerini diziyor. Neymiş efendim, rekabet büyükmüş, daha fazla indirim yapamazmış. Ceren'le gülüşüyoruz. SBF'de Erdal'ın iktisadından uzun süre bir halt anlamadan ders dinlemiş olsak da öğrendiğimiz bir şey varsa o da rekabetin fiyatı düşürdüğüdür, yükselttiği değil! Neyse, yormuyoruz kendimizi. Ve alıyorum.

DeLorean artık benim. Gerçi kocaman değil, Hot Wheels araçlarından biraz daha büyükçe, alımlı, renkli, kapıları açılıyor, üzerinde Mr. Fusion var, hatta zorlarsak akı kapasitörünü bile görebiliyoruz. Akı kapasitörü ne mi? Tabi ki DeLorean'ın en önemli parçası... Zamanda yolcuğu mümkün kılan bileşen!

Hızlı hızlı eve yürüyoruz. Çantayı topluyorum... Bu arada koşturmaya gerek yok... Taksim'den Havataş servisini zaten kaçırdık, yarım saat sonrasına kaldım bile.

Olsun; "bu şehirde yaşanmalı" diyorum. Ceren'e el sallarken, elim poşete gidiyor, çıkarıp DeLorean'a bakıyorum. Geleceğe Dönüş 3'ün başında, Marty McFly'ın bozkıra doğru sürdüğü araba bu. Birazdan aziz İstanbul'dan Ankara bozkırına doğru hareket edecek olan benim ellerimde. Bu defa uçağı kaçırmak ihtimal dahilinde olsa da, Beşiktaş'a doğru inerken servis, başımı cama dayıyorum ve muzaffer Roma komutanları gibi gülümsüyorum.

Modern insanın açmazıdır nostaljiler yaratmak...

Bu kaotik dünyada toz pembe hayaller kurmak...

ve

Fırtınalı bir okyanusta güvenli limanlar aramak...

Ben de biliyorum... ama yine de yapıyorum...

A.D.A

***

Go to top