Karamsar Gelecek: Ne Kadarı Bilim Kurgu?

1900’lerin başlarında dünya dışındaki kainatı kapsayan bilgimiz o kadar kısıtlıydı ki, ilkel teleskoplarımız ile Mars’a baktığımızda su yolları görüp orada insanların yaşadığını zannediyorduk. Hatta Sovyetler’de 1930’larda çekilen bir film, Marslıların proleter bir devrime imza attığını anlatıyordu. Yüz yıl sonra Güneş Sistemi'nde zeki yaşam olmadığını kesin olarak bilsek de galaksilerde bize benzeyen birilerini bulma umudumuz hala sürüyor. Gerçekte, uzaylılar konusunda yapılan çalışmaların ve UFO iddialarının en zayıf noktası da zaten bu: İnsana çok benzeyen (iki elli, iki ayaklı, iki gözlü) şekillerde kurgulanmış uzaylılar. Düşünüldüğünün aksine insana benzemeyen bir zeki yaşam formu (mesela bir kalıp tereyağ şeklinde) çok daha gerçekçidir.

1969 yılında aya ilk defa ayak basmamızdan tam 104 yıl önce, bilim kurgunun babası olarak kabul edilen Jules Verne,  roket ile aya gideceğimizi üç aşağı beş yukarı yazmıştı. Hatta bu ilginç eserin geniş versiyonlarından birinde; Osmanlı’nın Ay’a Seyahat projesine yaptığı cömert para yardımından bahsederdi. Hatta, hiç okuyamadığım bir romanında da, İstanbul’dan karşıya kayıkla geçiş için vergi koyan sultana inat, vergi ödememek için karşı kıyıya Karadeniz’in Kuzey’inden dolaşıp giden bir tüccar anlatılırmış! İşte böyle bir hayal gücüydü Verne'ninki...

 

Kendisine bir parkın ismini bile çok gördüğümüz, "Bilim Kurgunun Babası" Fransız Jules Verne.

İkinci dünya savaşı sonrası ABD ve SSCB'nin sivrilmesiyle ortaya çıkan iki kutuplu dünyada; bazen bilim politikaya yön verdi bazen de politika bilime. Kısa süre sonra SSCB tarafından Sputnik uzay aracının yapılması ve Gagarin’in uzaya çıkması ile; bir gerçek anlaşıldı: Sovyetler, bu tür bir rokete nükleer başlık takabilir ve ABD topraklarını çok uzaktan bile vurabilirdi. ABD’nin buna yanıtı, TV ekranlarından fırlayan Reagon’ın akıllara zarar Stratejik Savunma İnisiyatifi ile oldu: Olası bir nükleer fırlatma, uydulara yerleştirilecek roketlerle daha Rusya topraklarından çıkmadan havada vurulacaktı. Proje hayata geçmedi, zira iki süper güç de gerçekte bir uzay savaşını finanse edecek güce sahip değildi. Ancak ülkemizde ev sahipliği yapacağımız füze kalkanı projesi de, çeyrek yüzyıl sonra aynı mantığı işletmektedir, yalnız atılan füzeler uydulara takılı roketlerle değil karadan vurulacaktır. Rusya'nın füze kalkanına cevabı da, silahsızlanma anlaşmasından (START) geri çekilmek, Polonya'nın hemen kuzeyindeki toprak parçası Kaliningrad'a füzeler yerleştirmek ve hiçbir radara yakalanmayacak bir füze geliştirme konusunda enerji sarf etmek şeklinde olacaktı.

1980’lerdeki bilim kurgular hep 2000’leri anlatırdı. Bugünkü Monoply tarzında kurgulanmış bir masaüstü aile oyunu olan Uzay 1999'da galaksiler keşfediliyordu. Yapay zeka, bazen kendi bilincine varıp Skynet gibi dünyaya ele geçirdi, kimi zaman da Spielberg’in Yapay Zeka’sındaki gibi mazlumu oynadı. Bir diğer bilim kurgu öncüsü Arthur C. Clark’ın ön gördüğü kadar hızlı olmasa da 2000’ler için yazılmış bilim kurguların hemen hemen çoğunu gerçek dünyamızda çoktan denedik. Artık turistik uzay seyahatlerine başlamış durumdayız. Şahsi yolculukların ötesinde Virgin Galactic şirketi bu işi kitle turizmine dökmek için dünyanın ilk uzaya açılan yolcu terminalini inşaa etti. Meraklılarına 200 bin Dolara patlayacak ilk kitlesel uzay yolculuğuna, 2005'ten beri kayıt alınıyor. "Cryonic" denilen insan bedenin dondurularak saklanması çalışmalarında Alcor isimli Vakfa göre 1967'den beri yüzden fazla kişinin bedeninin dondurulduğu ve bine yakın kişinin de "gelecekte uyandırılmak üzere" bu tür sözleşmeler imzaladığı biliniyor. Henüz gerçek olmasa da insan ruhunu çiplere aktarmak için çalışma yürütenler de yok değil. Bugün insan dahil olmak üzere, canlı kopyalabiliyoruz, hatta İsrailli Rael Tarikatı 2002'de bunu ilk kez görece ilkel şartlarda yapabildiğini ve ölümsüzlük yolunda ilk adımı attığını bile açıklamıştı. Bugün lisansı alınan ve muhtemelen önümüzdeki 20 yılı aşmadan hayatımıza dahil olacak teknolojilerden bazıları ise şunlar: İnsan derisinden (sadece dokunarak) elektronik dosya transferi, vücut hücreleri üzerinde bilgi depolama (1 hidrojen atomu üzerine 1 BIT veri yazılabilmiş durumda, bu da demek oluyor ki, vücudumuzda sonsuz veri taşıma potansiyeli taşıyoruz), sentetik zihin enzimlerine basit işlerin öğretilmesi (bir bardak suya uçak kontrol ettirilebiliyor), robotik parçalarla donatılmış insan uzuvları (yani normalden çok daha hızlı koşan, zıplayan, ağırlık kaldıran insanlar...), temel zihin işlevlerini okuyan araçlar (engelliler için birçok versiyonu kullanımda, gelişime açık), füzyon (parçalanma yerine birleşim) prensibi ile çalışan daha çevreci ve sonsuz enerji sağlayan nükleer santraller, elektronik aygıtları devre dışı bırakan manyetik koruma duvarları, üç boyutlu organik printerler (halihazırda bile insan damarlarını bu yazıcılarla "basabiliyorlar".), kablosuz enerji aktarımı, hava otomobilleri, ve kısmi görünmezlik... Bunlardan hiçbiri kesinlikle artık bilim kurgu değil, pek sağda solda göremezsek de, kimi özel şirketlerce kimi ABD savunma bakanlığının DARPA (Defense Advanced Research Projects Agency) gibi ileri araştırma tesislerinde prototip olarak üretilmiş vaziyette... (Bu arada DARPA, bugünkü interneti borçlu olduğumuz kurumdur, zira internet, ABD ordusunun bir iletişim sistemi olarak ortaya çıkmıştır.) Tabi, bu teknolojiler kombine bir şekilde gündelik hayatımıza girdiklerinde; yaratacakları sonuçların bilim kurguların ötesine geçeceği de kesin.

Bu tür teknolojiler yardımı ile kendi sınırlarımızı aşıp çok daha ilginç ufuklara yolculuk edeceğiz. Ancak böyle bir gelecek bizi küresel bir savaş olasılığına da sürüklüyor. 

Savaşın Ayak Sesleri

Uzaylı filmlerindekilere benzer lazer silahlarını henüz kullanmasak da, teorik olarak lazeri bir silah olarak kullanmak mümkün. Hatta ABD başkanını taşıyan Air Force One isimli uçağa bu türden bir füze savunma sistemi takılması da düşünülmüş. Buna karşın, radara yakalanmayan uçaklar konusunda bir türlü dikiş tutturulamadı. Yakın zamanda İran'da neredeyse hasarsız düşürülen Sentinel RQ-170 insansız casus uçak vakasına bizler 1996'da Yarasa uçak F117'nin Sırbistan'da ilkel bir füze sistemi ile düşürülmesi ile tanık olmuştuk. Uçak Sırplarca sergilendi ve "pardon görünmezdi dimi" şeklinde alay konusu oldu. Lakin, Sırp topraklarında günlerce saklanan pilot kaçmayı başardı. Rusların ve Çinlilerin Sırp çiftçilere para yedirip F117 parçalarını arakladıkları ve bu teknolojiyle Mig 1.44 ve J-20 radara yakalanmayan uçaklarını ürettikleri de rivayet edilir. Çin; 90'lara kadar gelen "çekirge sürüsü" taktiğine dayalı savaş doktrininden çoktan vazgeçti ve kendini teknolojik devrimlere adadı. Bunda, 1.Körfez Savaşı esnasında Irak'a sattığı ekipmanın NATO güçlerince keklik gibi avlanmasının da büyük payı olsa gerek. Bugün yükselen Çin hala ABD'nin teknik olarak gerisinde olsa da; gücü boğazlarımızdan sessiz sedasız "kumarhane yapacağız" diye geçirip bir kaç yılda modernize ettiği Varyag (yeni ismiyle Shi Lang) uçak gemisinin varlığı ile sınırlı değil. Buna karşın, İran'ın Sentinel'i düşürmesi bir başarı gibi görünse de, üzerinde yıllardır dolaşan yüzlerce casus uçaktan haberi bile olmaması da ayrı bir hikaye.

Sentinel, F117, MIG1.44 ve J20.

Kendini Yok Eden Dünya

Günümüz bilim kurgularında 2100’lere kalmadan kendini yok eden dünya düşüncesi çok popülerdir. Günümüzde köktenci rejimlerin bile nükleer silaha sahip olduğu ve Rönesans geleneğinden gelen batının bile nükleer silah kullanmaktan çekinmediği düşünülürse bu olasılık hiç de uzak değildir. Kaldı ki, dünyadaki yaşam sadece nükleer silah tehdidine değil, bir gök taşına, Sibirya bacaları gibi atmosferi külle kaplayan bir volkanik harekete, dünyanın manyetik alanını aşan güneş patlamalarına ya da küresel ısınmasının sonuçlarına da aşırı duyarlıdır. Bazı bilim adamlarına göre, küresel ısınmadaki aymazlığımız sayesinde belki de “kritik nokta” dediğimiz yeri çoktan geçtik… Bilimsel araştırmalara göre, yüzyıllar boyunca değişiklik göstermeyen ortalama hava sıcaklığını son 50 yılda 1 derece artırdık. 2065 itibariyle bu farkı 3 dereceye çıkaracakmışız gibi görünüyor. Kendimizi bir damla yağmur yağmayan uzun yazlara ve aylarca toprağı göremediğimiz kışlara hazırlasak iyi olur. Bu tür dönüşümler; mevsimsel keyfimizi bozmakla kalmayacak, bir kısım şehirlerin batmasını, hastalıkların yayılmasını, kıtlıkları, küresel göçleri, yeni kaynak savaşlarını da beraberinde getirecektir.

Tiberian Sun Serileri, Earth Serileri, Battlefield gibi oyunlarda ve hatta Avatar filminde

içine insan binen "Mech Warrior".

Sayısız film ve oyunda karşımıza çıkan süper savaşçı da artık rüya değil.

Hatta ABD ordusu için yeni üretilen üstün yük taşıma kapasiteli

süper köpek gibi versiyonları da var…

Peki bu makineleri gerçek hayatta neden hala göremedik?

Teknolojik olarak filmlerdeki kadar esnek olmasalar da aslında mümkünler.

Lakin, günümüz savaşları için etkin değiller.

Cephe savaşlarını mümkün kılan iki kutuplu bir dünyada

seri üretimlerine geçilme olasılıkları daha yüksek. 

Yeniden Kutuplaşma

İnanılmaz hızla birbirine bağlanan ağ toplumunda yaşıyoruz. Böyle bir dünya, küçük şeylerin ciddi sonuçlara yol açabilmesine sebep oluyor.  Bu durumda, birtakım kendini bilmezlerin olmadık yerlere dokunarak bir kazaya yol açma olasılıkları hayli yüksek. Avrupa'da ekonomik kriz kapıları bir bir çalıyor. Sahte büyüme yılları bir bir geride kalıyor. Dış duvarlar güçlendiriliyor, faşizm hortluyor. Avrupa ekonomik krizi derinleşirse, ABD'nin kendi içine kapanacağı ve Rusya'nın güç kazanacağına dair iddialar var. Otoriter rejimlerin kendilerini savaşa sokup maceralara girişmek gibi konularda istekliliği biliniyor. Bilim kurgu romancılarının, oyun senaryolarını yazanların birkaç kez öngördüğü üzere içinde Avrasya kelimesi geçen bir topluluk "Avrasya Ekonomik Alanı" kuruldu bile. Bir siyasi birliği doğru da ilerleyeceğe benziyor. Üstelik, bu potansiyel siyasi birlik, AB’nin taşıdığından daha fazla siyasi birliktelik potansiyeli de taşıyor olabilir. Bilim kurgular der ki, savaşta yıkılmış bir Avrupa, "Avrupa" olarak kalamayacak ve Avrasya'nın bir parçası, Rusya'nın da periferisi olacaktır.

Görüldüğü üzere, birliktelikler yeniden ortaya çıkar. SSCB’nin yıkılması üzerine kuşkusuz en az bir düzine fikir  öne sürülebilir. Ama bana, en ön plana çıkan tek bir tanesini söyle deseler, Kuşkusuz cevabım, “merkezileşme” olurdu. Merkezileşme derken, yalnızca yerel yönetimlerin öneminden bahsetmiyorum. Ekonomide; karşılaştırmalı üstünlükleri unutmaktan, daha önemli insan düşüncesinde bir tekilleşme, farklı olanı üretemememe, düşünmeyi merkezi güce devretme gerçeğinden bahsediyorum. Rusya, dünyanın hacker cennetidir, bir sürü kişi sabahtan akşama kadar program kırar. Dünya programlama olimpiyatlarında Ruslar başı çekerler. İşte, 20 yıl öncesinin çöken Rusya’sı, bu gerçekleri, kişilerin bu potansiyellerini görmekten çok uzaktı.  Eğer SSCB doğru ve etkin bir şekilde yerelleşebilseydi, sonuç bence böyle olmazdı. Şimdi yeni Rusya, kapitalistleşmiş olarak tarih sahnesine dönüyor. Ancak eski bir alışkanlığı olan hanedanlık fikri ile! Bilim kurgu ütopyalarında bu gerçek de görülmüştür. Frank Herbert’in 13 ciltlik Dune eserinde uzayı fetheden tüm aileler, birer hanedanlıktı: Atreides, Harkonnen ve Corrino Hanedanlığı.  Rusya'da yapılan son seçimlerde, üstelik de Çeçenistan'da bir sandıktan Putin'e %107 (yüzde yüz yedi) oy çıktığı düşünülerse, sistemin hanedanlık olduğu bir gerçek ve bu hanedanlık, sınırlarına yakın bir füze kalkanı projesine sıcak bakmıyor. Daha kısa bir süre önce, NATO’yu, kurulacak anti füze sistemlerini hedef almakla tehdit etti. Aynı günlerde, hedefteki ülke Suriye’ye 3 savaş gemisi göndererek, olası bir Suriye müdahalesine sessiz kalmayacağını da duyurdu.

Rusya, teknolojik olarak batının gerisinde kalmış da olsa, elindeki nükleer kapasiteyi kullanmaktan çekinmeyeceği biliniyor. Birçok bilim kurgu, “demokratik ve aklı selim batının” Rusya’ya saldırmak gibi bir davranıştan sakındığını işlerken, bir şekilde iktidarı eline geçiren bir yapay zekanın bu hataya bilerek veya bilmeyerek düştüğü tezine dayanır.  Bir yapay zeka, bir gün bu hataya düşecek mi bilinmez. Ancak bilinen bir gerçek, gerek Rusya gerek ABD’nin, fiili olarak dünyayı birkaç saat içinde yok etmeye hazır nükleer silahı bulundurduklarıdır. Einstein’e üçüncü dünya savaşını sorarlar…. Cevabı ironiktir: “Üçüncü dünya savaşını bilmiyorum ama, dördüncü dünya savaşının kılıçlarla yapılacağı kesin”.

Avrasyanın lideri bir Rusya, Asya Pasifiğin lideri bir Çin, diğer tarafta da ABD, Japonya ve NATO diğer üyelerini kapsayan bir blok, geriye fitili ateşleyecek bir Sırp milliyetçisi kalıyor...

Bu Savaşı Durduracak Bir Güç Var mı?

Kim bilir, belki de teknoloji ile savaşımızı çoktan kaybettik...

2000’lerde; bilgisayar teknolojisi inanılmaz devrimler yaşamıştı. 1990’ların işlemci güçleri, saklama alanları, veri iletim hızları, on yıl içinde milyonlarca kat büyüdü. Dünya internet ağı ve fiber kablolarla sarıldı. 2010’da kıtalararası veri transfer hızı saniyede 7GB’a kadar ulaştı. Oysa 1990’ların sonuna kadar internet farkedilmiş bir gerçeklik bile değildi. Yahoo! gibi dünyanın en popüler arama motorları bile aramalarda kendi sayfalarını bulamayacak kadar ilkeldi. Bu noktada; Facebook’un başarısı ve Apple’ın başarısı arasında ciddi bir paralellik göze çarpmaktadır. Her ikisi de yeni teknolojileri keşfetmiyor, var olan teknolojileri stabil bir şekilde birleştirerek onlara işlerlik kazandırıyordu. Öyle ki Apple, ilk Ipod cihazını ürettiğinde USB MP3 Player’lar 4. yaşına girmişti. Facebook’un hala sağlıklı çalışmaktan uzak olan sohbet bileşeninden en az 10 yıl önce, ICQ programı ile gerçek zamanlı sohbet etmek, ses veya kamera kullanmak, dosya göndermek mümkündü. Facebook ise; yıllar önce vadesi dolmuş SimCity çakması FarmVille gibi oyunlara yeniden hayat verdi.  Keşfedilen, bilgisayar oyunlarının sadece çocuk ya da genç değil, orta yaş ve üzerindekiler ve kadınlar arasında da yaygın olabileceği düşüncesi idi. Oyunlar, günümüz dünyasındaki simulasyon aldanmacasının en belirgin örneğidir. Kendimize alternatif bir dünya yaratır, onun ekinini biçer, onun parasını kazanır, onunla mutlu olur, yaşarız. Ama aslında bu tür simulasyonlar hayatın her tarafında yer alıyor. Bitmek tükenmek bilmeyen tüketim çılgınlığımız, AVM'lerin tuvaletinde kurcaladığımız 3G'ler, beğendiğimiz resimler, attığımız twitler, GPS'ten akan koordinatlarımız ve sınır tanımayan televizyon programlarımız ile "ana" olan yenilgimiz, bizleri değil küresel bir savaşa dur demek başımızı kaldırıp yarını görmekten bile alıkoyuyor. Küresel gerçekler, çevre felaketleri, dünyada yaklaşan savaş olasılıkları bizi hiç mi hiç ilgilendirmiyor, hatta bizim kavram dünyamıza bile girmiyor. Bizler, bu yeni teknolojiler karşısında, Güney Doğu Asya'nın kapitalizme eklemlenmesi ile ucuzlayan fiyatlarından yararlanarak kamaşmış gözlerimizi ovuşturmakla meşgulüz. Ancak kabul edilmesi gereken gerçek şudur ki; kitlesel olarak beşeri sermayemiz, özellikle son yirmi yılda bilgisayar teknolojilerinin gelişim hızında gelişmedi. Bu teknoloji, kontrol edeceğimiz sınırları çoktan aştı. Buna karşın siber alem, açıklarıyla birlikte dev bir tehlike alanı olarak duruyor ve aslında dünyada buna hakim olan çok kısıtlı bir kitle var. Örneğin kısa bir süre önce İsrail, İran'ın nükleer programına Stuxnet isimli bir virüsü bulaştırmayı başararak (Bir USB bellek ile iletildiği söyleniyor) uranyum zenginleştirmekte kullanılan bazı santifrüjleri aşırı çalıştırmak suretiyle bozmayı ve programa zarar vermeyi başardı. Yine İsrail'in 2007'de sessiz sedasız bir hava saldırısı ile; Suriye'de Kuzey Kore'nin desteği ile inşa edilen bir nükleer tesisi vurduğu biliniyor. İlginç olan, bu saldırı esnasında Suriye hava savunma sisteminin hiçbir İsrail uçağına kilitlenememiş olması. Bunun da siber savaş ile yapıldığı tahmin ediliyor. Aynı yıl, Kuzey Kore birçok batılı devletin internet sistemlerine saldırarak boyundan büyük ölçüde ciddi kayıplara yol açtı. Rusya ise hem Gürcistan savaşında hem de Estonya ile yaşadığı küçük bir heykel krizi esnasında her iki ülkenin tüm elektronik sistemlerini felce uğratarak ekonomik hayatı durma noktasına getirdi (hiç kimse bankamatikten para bile çekemiyordu). Şehirlerimizde kullanılan (örneğin ASKİ su şebekesini kontrol eden) bir SCADA (Supervisory Control and Data Acquisition) sistemine saldırarak bir şehrin altyapısını felce uğratmak mümkün. Bu tür olayların örneği çok ve tüm bunlar kelimenin gerçek anlamıyla "ışık hızında" gerçekleşiyor. Buna karşın sanırım sıradan insanlar olarak bizlerin kendimize karşı samimi olmamızın zamanı geldi. Zira "siber dünyada savunmada olan zaten çoktan geç kalmış durumda" diye de bir söz var. Bu şekilde ışık hızında yuvarlanmaya devam edersek, gelecekte ödeyeceğimiz bedeller düşündüğümüzden çok daha ağır olabilir. Bizler, bunu şimdilik görmezden geliyoruz. Oysa her an kendimizi post apokaliptik bir dünyada bulma ihtimaliz bilim kurgudan gerçeğe doğru bir adım atıyor.  Bir savaşı çıkaracak olasılıklar zinciri içinde en zayıf halka da, bilincini kaybetmiş insandır.

Bilim Kurgu Dünyasının Sanatı, Retrofütürüzm: Fallout 3 ve Cesur Yeni Dünya

Post nükleer bir hayat, nasıl mı olur? Yalnızca dağların doruklarında, denizin dibinde, yer altında, buzullarda yaşamayı başarabilmiş doğa insanları ayakta kalır. Savaş sonrasının doğal rejimi olan totaliter rejimler ortaya çıkar. Medeni devletler muhtemelen yok olur ya da çok kısıtlı kolonilerle yaşamlarını sürdürürler. Belki bir kısmı uzaya açılarak hayatta kalır. 21. Yüzyılın belki de en büyük dâhisi Stefan Hawking, dünyadaki mevcut nüfus gelişme hızı ile 100 yıl içinde uzaya yayılmadığımız takdirde yok olma tehlikesi ile karşı karşıya olduğumuzu daha yeni söylemiştir. Öyle görünüyor ki, bedel ödeme süremiz uzasa da bedel ödemen ders almama alışkanlığımız devam ediyor.

50 yıl sonrasını merak ediyorsanız; pozitif bilim, felsefe-coğrafya-tarih-sosyolojiden ziyade bilim kurguya bir göz atmak gerekiyor. İyi bilimkurgu yazarları zaten  bu alanların hepsinin diğerinin öteki yüzü olduğunu görmüş durumdalar. "Tüm bunların ne kadarı bilim kurgu?" diye sorduğunuzda, "aslında çok az bir kısmı" demek bence abartılı olmayacaktır.

 

 

{mp4-flv}2160{/mp4-flv}

 

Go to top