Geçmişimden Bir Volkmen

"Özgün Bir Günün Ardından"

Hayatımdaki ilk volkmenle tanışmam, doğum günlerimden birine rastlar. Bundan tam 25 yıl önce, 24 Mayıs 1988 olması kuvvetle muhtemel. Annem ve babam; yeşil bir kutunun içinde getirmişlerdi onu, kırmızı renkliydi, pofuduk kulaklıkları vardı. İçine koyup da dinleyebileceğim pek bir kasetim de yoktu aslında. Hiç pille kullanmadığımı, hep adaptöre bağladığımı anımsıyorum. Zaten ölümü de, o dönem birçok alete yaptığım gibi, bir gün adaptörünü yanlış bağlamam sonucunda olmuştu.

O kırmızıdan sonra yıllarca volkmen almadık. Ta ki, 1996 yılında gittiğim kamplardan birinde o ilk danslarımı yapıp, o müziklerle tanışana kadar... Kampta herkesin volkmeni vardı, benim de olmalıydı ve o şarkıları da bulmalıydım... Kamptan döndüğümde hemen volkmen arayışlarına giriştim. Annemin çalıştığı Ulus'ta, Gümrük Bakanlığı'nın arkasında, leylekli Jülyen Sütunu’nun dibinde fena olmayan volkmenler de bulmadım değil. Ama bunlar, kampta gördüğüm Sony'lerden değildi.

Sonunda kampta gördüğüm o Sony'leri Maltepe Pazarı'nda bulacaktım. Ama ucuz değillerdi. Gerekli sermayeyi elde etmek için önceki yıl lise hazırlıkta okuduğumuz Generation 2000 isimli iki İngilizce kitabımı workbookları ile birlikte Olgunlar Sokak'ta sattım. Aslında çok güzel kitaplardı ve zaman içerisinde anladım ki onların içinde de bir çok anım vardı. Mesela içlerinde her işi yüzlerine gözlerine bulaştıran iki hırsız olan Bert ve Harry'in hikayeleri de vardı ki (acaba orijinal adları Bert ve Ernie olan, Edi&Büdü'den mi esinlenilmişti?) biz de o yıl yaptığımız bir role play esnasında onları canlandırmıştık... Bugünlerde o kitapları sattığıma çok üzülüyorum. Ama o kitaplarımı satmasam volkmeni de alamayacaktım.

Generation 2000, Sony WM FX 121 ve 123.

O gün denkleştirdiğim para ile Ankara'nın spot çarşısı olan Maltepe Pazarı'na gittim. Tek amacım düz bir Sony WM FX-123 volkmen almaktı. Ne yazık ki param megabass özelliği olan 123'e yetmiyordu. Düz bir 121 almaya karar verdim. Ama işin kötü yanı, param aslında ona da yetmiyordu. Bunun üzerine aklıma dahiyane bir fikir geldi. Kulaklığını almayacak, satıcıya yalnız volkmeni almayı teklif edecektim. Adam kabul etti. Volkmenin kulaklığını alamadım. Sonra hızla ilk otobüsle eve gidip, bizimkilerden ne pahasına olursa olsun biraz daha para tırtıkladım ve aynı hızla otobüse binip Maltepe Pazarı'na gittim, aynı gün orijinal kulaklıkları da aldım.

Maltepe Pazarı'ndan o ilk volkmeni aldığımda ve içine de Boat on The River'i koyduğumda mutluluğumdan Bahçeli 7. Cadde'ye kadar yürümüştüm. Sonunda bir banka oturmuş ve dönmeye de karar vermiştim ki; son paramı, o üstünde kara kediler olan iki pile verdiğimi anımsamış ve dönmek için hiç paramın olmadığını fark etmiştim. Aydınlıkevler'e yürümek zorunda kaldım ama Aydınlık'ın yolunu tutmadan önce de Bahçeli gibi düzenli bir yerde kaybolma başarısını gösterdim.

O dönem Maltepe Pazarı'ndaki anılarım çoktu. İlk volkmenimi oradan almış olmamın yanı sıra Casio DBC-62 Data Bank saatimi de oradan almıştım ve bin bir güçlükle sahip olduğumuz Nintendo klonu atarilerin sarı kasetlerini de oradan değiştirirdik. Dönüşte de Maltepe Camii şadırvanından kana kana bedava su içmenin keyfini yaşardık. Böylesi; YKM'ye gidip dile kolay tam 10 taksitle atari kaseti almaktan çok daha iyiydi.

Yıl, 1992 olmalı. Orijinal adı "Hukotu No Ken" olan bu oyunu, bir Japon mangasıdır esasen,

YKM'den 280.000 TL'ye, 28.000TLx10 taksitle aldım. Üstelik 3. sınıf kasetler arasında geçiyordu!

O yıl, ben lise 1’in başlarındayken, babamın tayini çıktı. Artık Ankara'dan ayrılık vaktiydi. Çok sevdiğim lise sınıfını, Bert ve Harry'nin maceralarını teypten birlikte dinlediğim, İngilice hocamız tarafından bize bırakılan sınıfta role play ve yastık savaşı yaptığım dostlarımı Ankara'da bırakarak Çanakkale'ye gidiyordum. Yanımda STYX'in yanı sıra, Scorpions, Bryan Adams, Coolio'nun müzikleri ile ayrılıyordum Ankara'dan.

Otobüs hareket ettiğinde kulağımda o volkmenden gelen bu melodiler vardı... Gittiğim şehirde çok uzun süre kendimi yalnız hissettim. En büyük dostum o volkmen ve içine koyduğum kasetler oldu. Sonra bir gün, bir boş derste sınıf öğretmenimiz olan Kimya hocası volkmenimi dinlemesi için verdiğim bir çocukta yakaladı. Volkmenimi aldı; bana, "İstiklal Marşı'ndan sonra gel al" dedi. Gittim ama hocayı bulamadım. Haftalar boyu o volkmeni isteyemedim. Sanırım iki ay falan sonra yeniden elime geçti. En büyük dostumdan bir süre uzak kalmış sonra yine ona kavuşmuştum.

Takip eden yıl,  okula her gün o volkmeni götürdüm. Bu arada kendimce platonik bir aşk yaşadığım bir kız vardı, onunla tanışmanın yollarını ararken, nereden estiyse, damdan düşer gibi bir kaset hazırladım ve kaseti zarfa koyup yanımda dolaştırmaya başladım, plan oydu ki kaseti kıza verecek, bir başlangıç yapacaktım. Ama evdeki hesap çarşıya uymadı, kaseti bir türlü kıza veremedim, hatta yanımda taşıya taşıya zarf da eskidi. Sonunda kendimden umudu kesip kaseti çıkarıp volkmenimde dinlemeye başladım, böylece bir süre daha geçmişken bir gün yine, neden yaptığım hatırlamıyorum, bir cesaret geldi ve zarfı toparlayıp öğle arasında kızın okuluna gittim. Öğlen okulda olma ihtimalini yüksek görüyordum ve bulunduğu sınıf olasılıklarını da ikiye indirmiştim. Üzerimde okul kıyafeti olduğu için girmem de zor olmayacaktı. Okula girdim, onun olması gerektiği sınıfa yöneldim, kapıyı açtım, o da neydi... sınıfta ders vardı. Özür dileyip kapattım ama ne fayda, dersi anlatan hoca arkamdan gelip kapıyı geri açtı ve "kime bakmıştın" diye sordu. Ben de kem küm "arkadaşa" diyebildim, özür diledim, "gel, gel" falan dese de arkamı döndüğüm gibi uçarak okuldan ayrıldım. Ancak çıkarken volkmenim düştü ve arkasındaki bel askısı çıkıp fırlayıp gitti. Arkamdan büyük bir azimle hoca geldiği için o parçayı geri dönüp alamadım. Akşam okul kapandıktan sonra aramaya karar verdim. Servisi kaçıracaktım ama önemi yoktu, o parçayı bulmalıydım.

Dersten sonra yine o okulun önüne gidip bel askısı parçasını bulmak için beklemeye başladım, çünkü tüm sınıflar boşalmamıştı. Sonunda beklemekten bıktım, okulun bahçesine girdim ve volkmeni düşürdüğüm yerlere bakmaya başladım ki okuldan iki sınıf daha haldur huldur çıkmaya başladı. Hemen bahçeden çıktım, okula bitişik pazar yerinin boş tezgahlarından birinin arkasına geçtim. Okul bu defa tam olarak boşalacak, ben de gidip o parçayı bulacaktım. Derken bir de ne göreyim, o aşık olduğum ve kaseti vermek için zaman kolladığım kız, okuldan dağılanların arasından çıkıvermişti. Ne yapmalıydım... Parçayı bırakırsam yarına okulu kesin süpürmüş olacaklardı, ama kızın da bu saatte çıkmasının bir anlamı olmalıydı. Kader dedikleri, işte böyle bir şey olmalıydı... Parçayı bırakıp kızın peşine takıldım. Pazarın oradan kordona kadar takip ettim ve artık saat kulesine geldiğimde şansımı kaybetmek üzereydim ki, cesaretimi toplayıp gittim ve zarf içindeki kaseti verdim. Tabi ki şaşırdı... Hem de çok şaşırdı.

Sonra ne mi oldu?  Hiçbir şey... ve ben o şehirden ayrılıp Ankara'ya döndüm. Sanırım bir daha onu, o kaseti verdiğim günkü kadar hiç şaşırtamadım.

Volkmeni Ankara'ya döndükten sonra da çok uzun süre kullandım. 90'lık dandik çekim kasetleri çalmakta biraz zorlanıyordu hatta tornavida ile arkasındaki minik bir delikten "kafa ayarı" yapmak gerekiyordu ya, olsun alışmıştım... Üniversite yıllarının bir kısmı da onunla geçti, çok elimden düştü, sayısız kez kulaklığı değişti ama hiçbir zaman bozulmadı. Ona hep Duracell pil taktım, zaten o karakedili pillerin de şekli şemali değişmiş, bir havası kalmamıştı.

Eveready "9 Canlı pil"

Üniversite yıllarında volkmenlerin yerini önce CD, sonra MD, sonra MP3 çalarlar almaya başladı. Takip eden yıllar Maltepe Pazarı'nı kaldırdılar. Ama kaldırılmadan önce de zaten pek yaşayan bir hali kalmamıştı. Korsan CD'den başka satılan pek bir şey yoktu ki, bir gittiğimde hiçbir tezgahın olmadığı ve satıcıların sırf panolardaki reklamlardan oyun ve program sattığı bir manzara ile karşılaşmıştım. Hatta bir keresinde satıcıdan Midtown Madness oyununu istemiştim de, tezgahın altına girip bir CD üzerine "middon" yazıp bana vermişti. Tabi ki, o CD'den olması gereken şey çıkmamıştı, ne çıktığını ise söylemeyeceğim, sanırım satıcı, geri getirip değiştiremeyeceğim bir şeyler koymak istemişti:)

Maltepe Pazarı'nın yıkılışı da kavgalı-dövüşlü tatsız bir süreç oldu. Sonunda Çankaya Belediyesi ile papaz olan esnafa Büyükşehir "sahip çıkacak" ve onları yine Maltepe'de Gazi Mühendislik ve Mimarlık Fakültesi binasının yanındaki bir alana yerleştirecekti.

Maltepe Pazarı'nın yeni alanının hikayesi de aslında buruktur. Bu alanda 1929 yılında yapılan çok eski bir havagazı fabrikası bulunurdu. Bu fabrika, zamanında taşkömürü işleyerek havagazı ve yan ürün olarak da kok kömürü elde ediyor, Ankara'da çevre mahallelere de havagazı veriyordu. Daha Ankara'ya doğalgazın gelmediği "tüplü" yıllarda, isteyen kişiler belediyeye abone olarak bu gazı kullanabilirlerdi. Aydınlıkevler'de oturduğumuz yıllarda -80'lerin sonları- havagazı kullanan komşularımız vardı. Bu kişilerin ev kapılarının önündeki borular, bir sayaç sistemi olmaksızın evlerin içine bağlanırdı. Havagazına sanırım sabit ücret ödenirdi, zaten ısınmada kullanılacak kadar stabil bir enerji değildi, akarı kokarı yoktu ama pek bir renksiz kokusuzdu. Aslında; ben, ince uzun mavi tüpten korktuğum gibi ondan da korkardım, anneannem beni götürürken bilmezdi ama havagazı kullanan komşulara misafirliğe gitmek kabusum olurdu. Bana sinsi bir gaz gibi gelirdi, kendi kendime "bunda yemek pişmez" derdim, haksız da sayılmazdım. Basınç düşüklükleri yaşandığını duyardık, komşuya çay içmeye gidilir Fatma Hanım Teyze'de basınç düştüğü için iki duble çay zehir olur, komşuya madara olunurdu. Sonraları yapılan doğalgaz, masmavi alevi ve "güvenlik amacıyla" eklenen çürük yumurta kokusu ile havagazının yerini aldı (amaç güvenlikse neden güzel bir koku eklemediler hep düşünmüşümdür). Bu arada Aydınlıkevler gibi bazı semtlerde apartmanlardaki doğalgaz hatları havagazı hatlarının altyapısı kullanarak yapıldı.

Rusya'dan gelen mavi gazın ardından havagazı fabrikası ıskartaya çıkmıştı. Yıllarca fabrika; sarı boyaları içinde çürürken birilerinin onu alıp, küçük bir müzeye çevirmesini bekledi, hatta 1991'de kültür mirası olarak tescil edildi. Keşke; Gazi Üniversitesi, yanı başındaki bu alanı alıp biraz restore edip koruyabilseydi. Bunun imkansız olmasa da ne kadar zor olduğunu aslında ben de gayet iyi biliyordum. Tüketim toplumunun patladığı her ülkedeki şehir merkezine yakın çoğu üretim tesisinin paylaştığı acı son gibi, kok fabrikası da 2006 yılında birkaç  günde yıkıldı ve bir tüketim tesisine kucak açtı. Bu tüketim tesisi, Maltepe Camii'nin yanından kovulan Maltepe Pazarı'ydı. Çocukluğumun bir anısı; havagazı fabrikası yok olmuş, çocukluğumun bir başka anısı, Maltepe Pazarı'na yuva olmuştu. Ama Maltepe Pazarı bir daha eskisi gibi olmadı. Artık internet vardı. Volkmenler, kasetler, oyun kartuşları gibi nispeten özgün ürünler bitmişti... Kimse ucuz elektronik bulmak için Maltepe Pazarı ya da Ulus'a gitmiyordu. Hızlı internetten sonra CD aramanın da çok bir anlamı kalmamıştı. Sony, satın aldığı Ericsson telefonlarda da, yıllar önce yarattığı bu "walkman" markasını devam ettirmeye çalışacak ama dikiş tutturamayacaktı.

Havagazı Fabrikası Büyükşehir tarafından bir gecede yıkılırken...

Et Balık Kurumu, Meclis lojmanları ve daha nicesi aynı kaderi paylaşacak...

Ve gün gelir, arkada tüm gücüyle duran Adliye Sarayı da yıkılır...

Yıllar sonra Maltepe Pazarı'nın aynı aksı üzerinde Sıhhıye'ye birkaç durak mesafede Cebeci Antika Pazarı'nı buldum. En çok da oradan antika atari toplayıp tamir etmeye çalışıyordum. Burayı ziyaret edip eşya topladığım günlerden birinde, tezgahta bir volkmen gözüme çarptı. Bu benim WM FX-121'e çok benzeyen ama mega bass düğmesi de olan, o zamanlar alamadığım FX-123'tü.  Gülümseyerek baktım ona, bir zamanların peşinden koşulası bu aleti, sadece 5TL'ye satılıktı. Gerçi çok yıpranmıştı, kulaklığı da yoktu ama yine de geçen yıllarda her şey bu kadar değersiz mi olmuştu? Elime aldım, pil kapağı kopmuştu ama içinde iki tane şu üzerinde karakedi olan Eveready "9 canlı" pillerin yeni tiplerinden vardı, tabi ki çoktan tükenmişlerdi. Alet çok hoşuma gitmişti, almaya karar verdim. Adamla bir pazarlıktan sonra volkmeni bana sadece 2TL'ye sattı. Muhtemelen çalışmadığını düşünmüştü, zaten çalışsa da kim ne yapardı... Hemen yakındaki Kiler'e gidip iki pil aldım. Telefonumun kulaklığını takıp play tuşuna basmamla birlikte Boat on the River'ın sonunu işitmem bir oldu...o kadar temiz bir sesti ki...çalışacağına gerçekten çok emindim ama bir o kadar da duyduklarıma inanamıyordum, kapağını açıp bir de baktım ki, Anılar-9 içindeydi. O volkmenin çok benzerini ilk defa alıp içine Anılar-9'u koyduğum gün de içinde bu şarkı ve biraz önce içinden çıkardığım kedili piller vardı. Ne yani, o yıllar herkes mi bunları dinlemişti? Herkes mi bu volkmenlerin içinde bunları bırakmıştı? Ve şimdi yine o volkmenin içinde Anılar-9 ile, yine bir pazar çıkışı, kulağımda Boat on the River ile bu defa Kurtuluş'tan Ankaray'a binip Bahçeli'ye doğru gitmeye başladım. 7. Cadde'ye yakın bir bank beni bekleyecekti... Sonra orada oturup kalacak, yine eve dönemeyecektim...

Bu arada fark ettim ki bu volkmenin de bel askısı yoktu... Acaba hangi aşkın peşinde, kimden kaçarken kopmuştu?

 

 

***

Go to top