Yunanistan ve...

Bir Kadın, Bir Aşk, Bir Ağaç, Bir Kule

Sonunda, geçmiş hayatımın yarısında görmek isteyerek yaşadığım Yunanistan’ı görev icabı da olsa gördüm.

Nasıl bir yer mi? Batı Anadolu şehirlerinin çok da değil, azcık elden geçmiş hali diyelim. Binaların eli yüzü düzgün, kaldırımlar yerli yerinde duruyor. İnsanları Türklerden ayrıt etmek imkansız. Havaalanında sıraya kaynak yapmaya çalıştıkları için kavga edenler, kafasına göre taksimetreye ekleme yapan çakal taksiciler ve hatta oturduğumuz kafede sobayı yakarken gaz kaçağı kontrolünü çakmakla yapanları bile var!

Küçük bir Ege şehri gibi olan Kavala'da, Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın evine gittik mesela. Yunanistan’da heykeli dikilen tek Türk'müş(?) kendisi... (neden acaba demeyelim, Osmanlı’ya başkaldırdığı için tabi ki!).  Bu paşamızın heykelini yerine oturtmak için koskoca tarihi duvarı yıkmış bu Helenler, bir de marifet gibi anlatmasınlar mı? Sonra dilenciler falan var. Krizden olsa gerek, tamir görmemiş vuruk arabalar, hatta bir gecekondu bile gördüğümü söylemeliyim, kısacası aynı biz.


Akşam

Toplantılar, toplantılar… Yapılış amacını kaybeden toplantılar… İşin güzel tarafı akşam yemeği tabi ki… Ama akşam yemeğinde oturulan yere çok dikkat etmek gerekiyor. Yine hesapsızca oturmamdan mütevellit, faka bastık diyordum ki, sabahki toplantıdaki –doğrusunu söylemek gerekirse iyi bir sunum yapan- Fransız hanımefendi benimle konuşmaya başladı. Maşallah pek de konuşkan, konu eski defterlere kadar geldi. 1996’da Türkiye’ye gelmiş, İstanbul’dan Batum’a kadar otobüsle gitmiş. Yol çok uzunmuş ama macera çok güzelmiş… İçimden, “sen bir de onu bana sor” demek geldi, malum son yılı Karadeniz sahil yolunda geçirdik, “bizi kesintisiz Batum’a ulaştırmak pahasına ilçelerle denizi ayıran dev bir otoban…” demedim tabi, “şimdi ulaşım daha kolay ama yine de çok uzun sürüyor” diye bağladım.

Bu arkadaş aynı yıl, Ankara’da da çalışmış. Hatta laf döndü dolaştı ODTÜ’ye geldi. Bana bir keresinde ODTÜ’ye ağaç diktiğini söyledi. Bir anda şaşırdım ve ağzımdan “neden?” diye çıkıverdi. Niye bir sebebi olsun ki, ağacı seviyor insanlar… Ama aslında daha “derin” bir sebebi de varmış doğrusu. Anlattı sağ olsun. Mesele aşk meselesiymiş, bizim Fransız, gönlünü ODTÜ’lü bir çocuğa kaptırmış… Ona takılmak için de okula ağaç dikmeye falan gelmişler. Heyecanlı yıllarmış, Çankaya'da oturuyormuş, birlikte Atakule'de buluştukları oluyormuş. Sonra da yine bir gün, Atakule'de ayrılmışlar anlattığı kadarıyla. Ben de bahsettim biraz Atakule'den. Görgüsüzce, hayatımın ilk kumpirini orada yediğimi söyledim. Çocukluk aşkıma "birlikte Atakule'ye gidelim mi?" diye çıkma teklifinde bulunmuş, kibarca reddedilmiştim, onu da anlattım utanmadan. Dreamland isimli eğlence merkezinde çok ütüldüğümüzü (kabul ediyorum, gerçekte bu kelimeyi kullanmadım) ve birçok arkadaşı oradaki nikah salonunda everdiğimizi de ekledim...çok hoşuna gitti, çok güldü tabi biraz da buruk oldu sanırım. Madam, hali hazırda bir İngiliz’le evli, üç tane de çocuğu varmış. Belli ki bir zaman güzel bir macera yaşamış bizim diyarda…

Ata

Kavala maceramız böyle bitti ve ertesi gün Selanik’e gittim. Uçaktan çok yaşanılası görünen Selanik için “aynı İzmir gibiydi" geyiğini yapmayacağım artık. Ama gerçekten benziyor. Yine de bence daha bir temiz, daha bir düzenli, daha yeşil. Daha kötü tarafları da var tabi. Metroları yok mesela. Medeni şehrin simgesi tramvay da görünmüyor ortalarda. Tabi her şehir gibi 1920’lere giden bir metro planı var ama ilk kazmayı vuralı bir 10 yıl olmamış… İnşaatlar sürüyormuş, ilk açılış birkaç yıl içindeymiş inşallah. Bilirim ben o birkaç yılları… Zaten nereyi kazsalar Bizans kalıntısı çıkıyormuş efendim, dedim vallahi bizde de çıktı, sonra ekonomik kriz, Avrupa Yatırım Bankası’ndan söğüşledikleri kaynakların azlığı vs. vallahi sanki bana hiç yabancı gelmedi bu muhabbetler, ama ben bilmem öyle görünüyor ki, Selanik bir süre daha metro yapmak yerine Metro Turizm ile idare edecek....

Selanik’e gidip de Atatürk’ün evini görmemek olmaz. Eve şehir merkezinden ya da kordondan yürüyerek gitmek mümkün. Önünde Türk Konsolosluğu var, orada hiç yabancılık çekmeyeceksiniz. Sizi lacivert tel pencereli aracıyla çevik kuvvet polisi karşılıyor. Ortalıkta yabacı avına çıkmış Altın Şafakçıları görmesem de anlaşılan “her ihtimale karşı” polisler oradalar. Birine sarılıp iki günlük sıla hasretimi giderdikleri için teşekkür ederdim ya, yapmadım, yapamadım.

Atatürk’ün evi ana caddeye inen bir yan sokakta. İlkokuldaki “Atatürk Selanik’te doğdu” diye başlayan kitabımda bulunan resimdeki yer, işte burası. Evet, gerçekten pembe! O pencereleri tutan tahta destekleri görmeyi çok istemiştim ama maalesef onlar, restore edilerek kapatılmış. Oysa her yerde o resimler var. Evin içine giriyorum. Beklentim Hayat Bilgisi isimli dizide Afet Hoca’nın çocuklara gezdirdiği gibi bir yer… Tahta masa, boş şişeler… fotoğraflar ve iskemle. Ama gerçek öyle değil… Odalar cilalı parke kaplı ve bomboş. Camlarda ve duvarlarda geçmişi anlatan yazılar var yalnızca ve iki katta evin maketleri, adeta hiper modernizme secde etmek durumunda kalıyorsunuz… Dayanamıyorum, bir görevliye soruyorum: “Restorasyon devam mı ediyor, eşyalar nerede?” “Eski eşyalar buraya ait değildi, Türkiye’deki müzelerden toplanmıştı, geri gönderildi, burası artık böyle kalacak”. Yalnızca bir mutfak, eşyalı halde kalmış burada. Bir de taş klozet(?) var aynadan görülen. Bir odaya da Atatürk’ün mumyasını koymuşlar koltuğa, diğer bir odada da “Atatürk bu odada doğdu” yazıyor. Alt kattaki odada ise beyaz bir IKEA kitaplık, THY uçak maketi ve çizgi film gösteren LED TV var. Bilmiyorum, mantıklı gelmiyor, belki de ben yanlış gördüm, belki de bunların hiçbiri olmadı.

Mini Mekanikler

Selanik'in meşhur Aristoteles Meydanı, her gidenin istisnasız uğradığı Beyaz Kale ve kısa bir kordon turundan sonra artık Selanik’ten ayrılma vakti.  Artık lanet 78 numaralı havalimanı otobüsünün durağını bulup uçağa gitmeliyim. Ama o da nesi… Bir oyuncakçı. Dur şuraya bir bakayım…

İşte bunu yapmayacaktım. Bir alt kata iniyorum ve bir bitpazarı burası. Adamın biri, belli ki yıllarca biriktirdiği oyuncakları yığmış… kıyafetler, tencere-tava, süs eşyaları, atariler, oyunlar… Lanet olsun. 1 saatim bile yok ve bana burayı talan etmem için net 1 gün lazım. Hemen geçen hafta aklıma gelen mini mekanik isimli oyuncakların Yunan versiyonlarına koşuyorum. 1 saatin sonunda 1 kutu bulup adama götürüyorum. O da bana büyük bir şifonyer gösterip birinci çekmecesini açıyor. Sonra ilgilendiğimi görünce, diğer çekmeceleri de açıyor. Tam 4 çekmece o oyuncaklarla dolu! Hangisini seçeceğimi şaşıyorum. Adam tek kelime İngilizce bilmiyor ve nereli olduğumu soruyor. Ben de az olan Yunancamla Türküm diyorum, tuzlu bir kazıktan korkuyorum ama çok sıcak davranıyor. 10 Euro’luk oyuncak topluyorum, o da poşetin içine 2 oyuncak daha atıyor. Sonra bir hediye daha… O kadar mutlu oluyorum ki… Ah keşke anlatabilseydim bunların benim için anlamını. “Bunlar benim çocukluğumun oyuncakları, Türkiye’de Pilsan firması tarafından üretildiler, ben bunlarla çok oynadım, bayram paramla bunlardan aldım, sonra Pilsan fabrikası 90’ların sonuna doğru bu işi bıraktı ve ellerindeki son oyuncakları da 99 depreminde evleri yıkılan çocuklara dağıttı” diyebilseydim... “Hani şu bizi biraz olsun dost yapan deprem” diyebilseydim. Belki de o çekmecelerde 10 yıldır duran Yunanlı bir çocuğun, çeyrek yüzyıl önce oynadığı oyuncaklarından birkaç parçayı alıp sevinçle dükkandan ayrılıyorum.

     

İşte bir Yunanlı çocuğun hayallerinde kalmış mini mekanikler...

Dönüş 

Mini mekanikler yüzünden güç bela yetiştiğim uçakta yanıma Yunanlı bir çocuk oturuyor. Hatta yemediği balığı bana ikram ediyor. Selanik’te uçakta gazete dağıtıyorlar. Alıyorum bir tane. Küçük bir başlık ön sayfanın altında: “Karadeniz Sahil Yolu 8 yıl sonra iptal.” Şu Fransız’ı düşünüyorum, 17 yıl önce gelip o sahilden geçen insanı ve şimdi o otobanın durumunu düşünüyorum… Geçenlerde bir arkadaşım bir sohbet esnasında “Atatürk iki kez ağlamış” demişti: Ankara’da bir yol inşaatı sırasında onun söğüt ağacını kestiklerinde ve bir de Selanik kaybedildiğinde. Ağlamaz mı insan… doğduğu yerler gidince… ama ondan önce de ağlamıştır eminim, mesela bugün gördüğüm doğduğu o odada çok ağlamıştır. Doğduğu gün ağlamıştır mesela. Yine bugün öğrendim Ali Rıza Efendi kiralamış o evi. Vay be, Ata bile kirada oturmuş zamanında, kesin ev sahibinin dellenip kapıya dayandığı bir gün olmuştur ve belki Ata, o zaman da ağlamıştır kim bilir…

Uçak karanlık denizin üstünden İstanbul’a iniyor. Denizi düşünüyorum ve ağaçları… İki yıl kadar önce Batıkent’te bir amcaya gitmiştim. Üst kattaki balkonunda oturmuştuk, yalnızdı. İlerileri gösterip “bunlar benim denizim demişti”. Denizim dediği şeyler aslında karanlık görünen ormanlardı. Bazen ben de bulutlara bakar oraların uzak yerler olduğunu düşünürüm, heyecan verici bir şeydir. Amcam da başka bir yolunu bulmuş işte bu heyecanın…    

Son Durak Ankara

Ankara’ya inerken hava karanlık, bu büyük şehir parlıyor… Uçaktan şehrin ışıklarına bakıyorum, her yer seçilebiliyor… Tepe Prime İkizleri, TOBB kuleleri, disko mavisi ışığıyla Ankara Terminali ve çok uzakta Atakule... Sonra gözüm yeniden gerilere gidiyor. ODTÜ kapısından bir yol, Yüzüncü Yıl’a uzanıyor… Marmaray iki boğazı bağladı.  Artık bizim denizimizi de ikiye ayıran bir yol var, kedilerin köpeklerin, kaplumbağa yuvalarının ve belki de Fransız madamın diktiği ağacın üstünden geçen...

Birkaç gün sonra gazetede görüyorum, Atakule'nin altındaki alışveriş merkezi de yıkılacakmış. Evet, son yıllarda iş yapmıyordu ama sevimli bir yerdi aslında. Yıkılmasaydı, güzel bir sanat-bilim-kültür merkezi ya da tiyatro falan olabilirdi... Yalnızca binalar yıkılmıyor ki... Acısıyla tatlısıyla geçmiş, yaşam ve yaşanmışlıklar yok oluyor. Her şeyin; "yolların gerekliliği", "Atakule'nin iş yapamaması" gibi "rasyonel" bir açıklamasının olması çok acımasız... Fransız madam yakında Türkiye'ye gelecek, hangisinin açıklamasını yapacağım ona, ODTÜ'nün mü, Atakule'nin mi?

Yine düşünüyorum…

Atakule'yi, ODTÜ’yü, yolları, metroları…

Selanik’i, Atatürk’ü, şu Fransız kadını…

Torbamdaki mini mekanik oyuncakları…

Aşkı ve ağaçları…

***

Go to top