Bir Çift Kundura

Zamanın bu kadar hızlı geçmesine şaşırmak gerek. Tam 11 yıl önceydi. Bir arkadaşımın saha araştırmasına yardımcı olmak için onunla Kızılcahamam’a gitmiştik. Araştırmayı bitirip ormanda küçük bir piknik yapmaya karar vermiştik ki yürüdüğümüz kaldırımdan yola hızla fırlayan bir kediye beyaz bir Renault çarptı. Ne yazık ki kedi tam tekerin altında kalmış, araba geçtikten sonra bir kıpırdar gibi olmuş, sonra da dimdik kuyruğu asfalta düşmüştü. Arabanın sürücüsü arkasına bile bakmadan gitti, ardında titreyen iki kırmızı pati kaldı.

*

Bazıları yırtık bir çoraptan bahsediyor ama ben yalnızca ölü bedeninde yatan bir çift kundura hatırlıyorum… Onu anışımızın yedinci yılında İstanbul’dan yorgun bir dönüştü. Ankara terminalinde indiğimde her tarafta serdikleri battaniyelerin üzerinde oturan insanlar vardı. Komşu Suriye’nin içinde bulunduğu savaştan kaçıp gelerek başkentin terminaline sığınan insanlardı bunlar. Evsizlik, yoksulluk, perişanlık dalga dalga gelmişti. Geçen yıl askerdeyken Harran’daki mülteci kampında gördüklerim belli ki daha iyi durumda olanlardı, her yeni dalgada ise daha bir çaresizler göç ediyordu toprağından. Ne de olsa savaştan kaçış da bir kumardı. Harran’da da otobüsten ilk inen çocuklar olmuştu. Kimilerinin elinde bir parça turşu, Suriye’de bırakmaya kıyamadıkları bir küçük araba, kopamadıkları bir bez bebek, bir oyuncak… Ellerimizdeki kocaman silahlara bakıyorlardı, belki onları da oyuncak sanıyorlardı.

AŞTİ’deki battaniyelerinden birinin üstünde oturmuş, kıvırcık saçlı bir kız çocuğu bir parça hamuru kemiriyordu. Anneannemin çocukluğumda bana hep yaptığı hamurlardan. Orta kısımdaki boşlukta koşturan çocuğun elinde ise bir çift kırmızı kundura görülüyordu. Bir yerden bulunup buluşturulmuş bu kunduraları herhalde giymeye kıyamıyordu. Tıpkı birkaç ay önce Suriye’de yaralanan kardeşinin can acısını bir kenara bırakıp “lütfen elbisemi kesme doktor amca” demesi gibi.

*

Çocuklara bakınca, savaşı hatırlayınca, bir gün önce İstanbul Oyuncak Müzesi'nde gördüğüm bir sahne geldi aklıma. Müzedeki oyuncak dolu camekanlardan birinin içinde İkinci Dünya Savaşı’ndaki sahneler yaratılmıştı. Bir tarafta Hitler, kalabalık kurşun askerlere nutuk çekiyordu. Üzerinde Hinderburg isimli efsane zeplin uçarken yandaki kısımda da bir cephe savaşı sürüyordu. Cephede iki asker ateş etmeyi bırakmış, tüfeklerinin namlularından tutmuş birbirlerine koşuyorlardı. Sunay Akın’ın sesinden kulaklıkla dinlediğim hikayeye göre bu manzarayı gören bir çocuk annesine şöyle diyordu: “Bak anne, silahlarını kırıyorlar.” Annesi askerlerin mermileri bittiği için birbirlerine saldırdığını söylese de, çocuk ısrarla şöyle diyordu: “Hayır anne, onlar barış istiyorlar”.

AŞTİ’deki çocuklar da barış istiyor muydu?  Yaşları 4-5 arasındaki bu çocuklar savaşı anlayabiliyor muydu? Terminalde oynadıkları yakalamacılık ya da ellerindeki bir çift kırmızı kundura, bir oyuncak onlara hayatı tozpembe yapıyor muydu?

Müzede fotoğrafını çektiğim o oyuncaklar benim küçüklüğümde tozpembe yapmış mıydı dünyayı?

Mesela, müzede tavan arasında duran o tahta at?

Dedem hangi doğum günümde getirmişti hatırlamıyorum. Anneannemin yıllar sonra anlattığına göre önce korkmuşum sonra bütün gece üstünden inmek bilmemişim. Bu beyaz atla bazen o kadar sallanırdım, onu o kadar şahlandırırdım ki sonunda kendimi tepe taklak yerde bulduğum olurdu. Tornavidaya merak saldığım bir dönem olsa gerek, altındaki sallanan kızakları sökmüştüm. Bir süre de öyle bindikten sonra bir kurban bayramında sevaba girmek vesilesiyle arkadaşım Oktay’la birlikte balkonda kesmiştik. Bizim elimize düşmüş zavallı hayvanın içinden çıkan samanları da bahçeye savurmuştuk… Oysa uzaklarda bir çocuğun, Nazilerin ölüm kampına giden trende tahta atına da yer bulabilmesinin ardından daha 50 yıl geçmemişti. 

Peki ya Kırmızı Kamyon?

Bir ara oyuncakçı dükkanının muhasebesini tutmuş olan dedem, bana müzede aynısını gördüğüm bu kamyonları getirmekten belki de hiç aylık alamadı. Astsubay emeklisi olan dedem yaşadıklarına göre çok mutlu bir insandı. Bizden ayrıldığı gün bile “hala lotomu yatırmadınız” diye sitem etmiş, bir yandan da espriler yapmıştı. O gün yattığı kanepede son kez iç çekeceğine hiçbirimiz inanmamıştık. Ne yazık ki, askerlik deneyimini onun vefatından sonra yaşadım. Askerlerin, en çok da erlerin, uzmanların, astsubayların çektikleri zorluklar konusunda bir fikrim olması ondan sonrasına yetişti. Harran’da aylık bir rutin olarak gerçekleşen çocuk ölümleri, kışın ortasında çamur içinde ayakkabısız dolaşırken bizim kamyonete el sallayan çocukların gerçeğini dedemin gidişinden çok sonra görebildim… 

Dayımla oynadığım yıllardan geriye ne kırmızı kamyon kaldı,

ne bahçe, ne de tırmandığım ağaç... İşte tek kalan bu fotoğraf...

Evet, müzedeki kamyonun damperi yoktu ama yine de

kaçmış renginden ve tekerleklerinden tanıdım onu...

Robot veya Robert?

Müzede altın rengi bir örneği bulunan robotu, TRT’de gösterilen bir çocuk filminde görmüştüm ilk kez. Hatta bu dizide o robota “Robert” ismini koymuşlardı. Bir de Vakıfbank kumbarası şeklinde bir versiyonu, üst komşunun kızında vardı. Bu robotun kırmızılı beyazlı bir tanesi de bizim oradaki kırtasiyecinin camına gelmişti. Bu ürünlerin henüz Japon malı olduğu, memur ailelerinin bütçesinde yer ettiği yıllardı. O yüzden beklemek lazımdı. Ama fazla beklemeyecektim. Yine bir Renault arabanın altında, küçük bir trafik kazası geçirip evde yattığım günlerden birinin sabahında başucumda buldum onu. Daha kırtasiye açılmadan dükkanın başında beklenmiş ve sabahın ilk ışıklarıyla bana getirilmişti. O gün uykulu halimle taşta dönen robotun peşinden koşarken borç para ile alındığını bilmiyordum. O robotu alan insanın gidişini de göremedim ben. Ama ben gelmeden bir saat önce son bir kez içini çektiğini söylediler bana. Son kez neyi düşünmüştü acaba… Bana borç parayla aldığı robotun içindeki kırmızı lambaları çıkardığımda hissettiklerini yeniden hatırlamış olabilir miydi?

Motosiklet…

Müzedeki camekanın ortasında duran motosikletin aynısını ilkokulun önündeki Yüksel Kitabevi’nden bana anneannem aldı. Çocukluğumda araba ve motor yarışlarını sevdiğim bir dönem de olmuştu. Televizyonun karşısında 72 tur Formüla 1 izleyecek kadar sabırlı ve tutkun bir çocuk olmasam da Turbo sakızlarının araba kağıtlarını biriktirmek, arkadaşlarımla yarış muhabbetini yapmak epey hoşuma giderdi. Sohbetlerimizden birinde Ayrton Senna isimli bir F1 pilotunu anmıştık. Senna yarışa çıkmadan bir gün önce San Marino pistinde Avusturyalı pilot Ratzenberger kaza yapmış ve hayatını kaybetmişti. Ertesi gün Senna sıralama turları esnasında aynı lanetli pistte direksiyonu dönmeyince 200km hızla bariyerlere bindirdi. Kameralar kaza geçiren Senna’nın üzerine üşüştüğünde dağılmış aracın kokpitinde sanki yaşıyor gibi hareket ediyordu. Ama çok uzun sürmedi. Senna son bir kez iç çekti. Doktorlar formasını açtıklarında göğsünde kırmızı beyaz bir bayrak buldular. Brezilyalı pilot, bu yarışı kazanacağına emindi ve öyle görünüyordu ki galibiyeti de bir gün önce yaşamını yitiren Avusturyalı Ratzenberger’e hediye edecekti. 90’ların sonunda sevdiğimiz (ama şahsen hiçbir zaman onun takımını tutmadığım) bir diğer F1 pilotu Schumacher ise birkaç ay önce geçirdiği kayak kazası sebebiyle komaya girecekti. Tarihin bu en büyük iki yarış pilotundan ikincisi de benim motorsikletim gibi kırmızı arabaların içinden çıkıp, kırmızıların içinde bitmek bilmeyen uzun rüyalara daldı.

 

Oyuncak müzesinde gördüğüm daha bir çok oyuncağın bir hikayesi vardı elbet... Gözleri düşünce annemin göz diktiği bu kırmızı eşek sıpasının, el pompasıyla zıplayan sevimli kurbağaların, bir gün bayram paramla alıp sonra pişman olduğum bu kırmızı tramvayın, kırmızı şapkalı şu mini mekaniklerin, annemin aldığı çakmak taşlı polis arabasının ve hatta üzerine binip salonu dört döndüğüm Hoover elektrik süpürgesinin… Evet, hepsinin küçük de olsa bir hikayesi vardı.

*

11 yıl önce Kızılcahamam'daki kedinin ölümü ne yazık ki son değildi. Arkabahçemizdeki Minnoşun doğum yaptığı gün bir başka arabanın altında kalışı, yavrularını başarısız yaşatma girişimlerimiz, anne sütünün yerini tutamayışımız onu izledi. Kediler de çocuklar gibi suçlu oldukları için değil, güçsüz oldukları için "kazalarımıza" kurban gittiler yalnızca. Bazen istemeden, bazen göz göre göre bazen de bilerek yaptık bu "kazaları".

    

Birkaç gün önce çalıştığım yerin önündeki yolda bir trafik kazası oldu. Beyaz bir Honda otobana dönüştürülmüş yoldan karşıya geçmeye çalışan iki yaşlı teyzeye çarptı. Teyzelerin yere düşüşünü gördüm. Başlarından akan kanı ve bir tanesinin son kez iç çekişini... Biliyorum, Atatürk Araştırma Hastanesi’nden geliyorlardı, belki de ellerinde röntgen sonuçları vardı ve belki de biraz olsun sonuçları iyi çıktığı için seviniyorlardı. Gözleri altgeçit falan görmüyordu. Biliyorum, hastaneden umutla çıkmanın ne demek olduğunu. Biliyorum, hastaneler terminallere benzer ve yolcu bile olsanız, savaştan bile kaçsanız elinize bırakılmış bir çift kundura mutlu eder sizi orada. Biliyorum, çünkü o hastane anneannemin de son durağıydı.

*

Hayattan bazı şeyler öğrendim… Ölüm ve yaşam arasında, bir varlığın ölümüne sebep olmakla ona hayat vermek arasında minik bir çizgi olduğunu. Ölümün, yaklaşık bir dakika sürdüğünü... Tüm canlıların ölmeden önce son bir kez içlerini çektiklerini ve ölümle oyuncakların renginin kırmızıda buluştuğunu…

*

Beyaz Honda’nın şoför koltuğundan inen kadın tir tir titriyordu.

Birkaç metre arayla iki teyze yolda yatıyordu.

Asfaltın üstü kırmızıydı.

Beş dakika sonra ilk ambulans vardı.

Teyzelerden birini aldı.

Yolda bir çift kundura kaldı.

Şimdi arabalarımız farklı,

Oyuncaklarımız da Çin malı,

Ama çocuklarımız benzer,

Savaşlarımız ve ölümlerimiz ise aynı…

***

 

 

 

 

 

 

 

 

Go to top